18 Haziran 2017 Pazar

ADALA ATATÜRK MÜZESİNE KAVUŞACAK


Yıllardan beri Salihli’nin, Adala mahallesinde, müze olmayı bekleyen tarihi ev nihayet gerçekleşiyor. Manisa Büyükşehir ve Salihli Belediyesinin katkıları ile oluşacak müze yöre halkınca merakla bekleniyor.
Aşağıda okuyacağınız “Mustafa Kemal’in Mucize Ordusu” kitabımdan alıntılanan bölümde, bu evin tarihini onurlandıran gerçek öyküsü yer alıyor:
Müze Olacak Adala'daki Ev


BAŞKOMUTAN SALİHLİ’DE
Batı Cephesi Komutanlığı’nın amacı, tahrip edilmeden ve yanmadan İzmir’i kurtarmak ve düşmanı bütün donanımıyla esir almaktı.
1. Ordu tüm birlikleriyle hemen hedeflerinin arkasında takibe devam ediyordu, ancak 2. Ordu hâlâ hedeflerinin gerisindeydi. Hızlarını arttırmaları, iki ordunun bir an önce bir araya gelebilmeleri için “ 6 Eylül 1922 günü Adala’da olması” emrini almışlardı.
Yolların bozuk, arazinin sarp ve ormanlık olması, üstelik haberleşme zorluğu çekilmesinden dolayı hedeflerine zamanında ulaşamamak, 2. Ordu Komutanı’nın sinirlerini iyice germişti.
Batı Cephesinin verdiği son emre şu yanıtı veriyordu;
“Karargâhım için cephe emrinde hedefler gösterilmiştir. 6 Eylül akşamı Adala’da bulunmak emir buyrulmuş, bu gece Yenişehir’e yetişmek mümkün olmadı, karargahım 30 Km. geride yürüyüştedir.
17. Tümen karargahına yalnız Kurmay Başkanı ile ben geldim. Benzin bitti, hayvanlarımız geride. Uşak’tan benzin istedik. Benzini ve binek hayvanlarımızı beklemek zorundayız.
Birkaç günden beri 2. Ordu müdahalelerinize hedef olmaktadır. Bu defa da Ordu Komutanı’nın, ileri birliklerden kilometrelerce ileri gitmesinin istenmesine hiçbir anlam veremedim.
Aslında 2. Ordu’nun ‘ordu’ denecek bir kuvveti kalmadığından Komutan ve karargahı ile bu kadar oynamaya sebep ve anlam yoktur. 2. Ordu Karargahı’nın lağvını ve benim bir er gibi orduda istihdamımı aracılığınızla, Başkomutan Paşa Hazretlerinden rica ederim.”
Alaşehir’de karargahta bu yazıyı alan İsmet Paşa, hemen Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalara okudu. Birlikte Yakup Şevki Paşa’yı kırmayacak ama şevke getirecek bir yazıyla cevapladılar.
Bu yazı da özetle şöyleydi:
“Ordu karargâhının emredilen yere vasıtasızlıktan varamadığı anlaşılıyor. 2.Ordu, 1.Ordu’dan en az 40 Km. geridedir. Birliklerin bu arayı kapatması yüksek irade ve azminizden beklenir.
Haberleşmenin yetersizliği, yolların bozuk oluşu yüzünden, sizinle bağlantı kurmak için mümkün olduğu kadar önlerde bulunmanız gerekiyor. İleride yığılan Kolorduların yeni bir paylaşımı olasılığı hesaba katılmıştır. Zorunlu olarak en öndeki Tümende bulunmanız yeterlidir.
Düşman, İzmir’de topladığı birliklerle savunmaya karar verirse, iki ordu ile aralıksız hücum etmek kararındayız.”
Alaşehir’deki karargaha raporlar geldikçe artık bir kuşatma olasılığı kalmadığı anlaşılıyordu.
Başkomutan:
—Maalesef arkadaşlar, Salihli çarpışmaları beklediğimiz sonuca ulaşamadı. Düşman çemberin son halkasını da kırdı, süratle İzmir’e çekiliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
—Yapılacak tek şey kaldı. Düşmana fırsat vermeden takip etmeliyiz. Eğer ağır hareket edersek, yangınların, can ve mal kaybının önüne geçemeyiz.
—Ben de İsmet Paşayla aynı düşünüyorum.
Diye araya girdi 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa.
—Eğer ağır hareket edersek, Kasaba’ (Turgutlu) yı, Manisa’yı ve hatta İzmir’i yakıp, yıkıp kaçacaklardır. Hızla takibe devam edelim.
—O halde ne duruyorsun Nurettin! Karargahını al, Salihli’ye intikal et. Birliklerinin başında, takibi hızlandır. Sanırım yarın biz de Salihli’de olacağız.
—Emredersiniz Paşam!
—İsmet! Sen de ordulara vereceğin emir ile takip işinin önemini belirt, kasaba ve köylerin yaktırılmaması için gerekli önlemleri almalarını sağla.
—Baş üstüne Paşa Hazretleri!
Kuşatma için son şans Salihli’de bu şekilde yitirilince geriye yapılacak bir tek şey kalmıştı; Salihli’den İzmir’e kadar arada kalan yerlerde yangınları ve zararı en aza indirmek. Bunu başarabilmekse günlerdir dinlenmeye fırsat bulamamış, inanç ve kararlılıkla yürüyen Mehmetlerin yürüyüş hızına bağlıydı. Mehmetçikse mucizevi yürüyüşünü temposunu arttırarak sürdürüyordu…


7 Eylül 1922, öğle üzeri değerli Paşaları taşıyan otomobil, Salihli’ye girmişti. Kendilerini Salihli Kaymakamı Zafer Nezihi Bey ve Salihli eşrafı, Çerkez (Kırveli) köyü önlerinde karşılamışlardı.
Eşraftan Hacı Mustafa (Akiş) Bey evini bu değerli konuklarına karargâh ve misafirhane olarak açmıştı.
Mustafa Kemal ve arkadaşları burada durum değerlendirmesi yaparak ertesi gün 8 Eylül 1922 öğleden sonra, bir gün önce Adala’ya ulaşan 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’yı görmeye gittiler.
Yakup Şevki Paşa, Adala’da Mehmed Ağaya ait 1896’da inşa edilmiş iki katlı bir evin ikinci katına karargâh kurmuş, çalışıyordu.
—Kolay gelsin Paşa Hocam!
diyerek M. Kemal ve diğer paşalar eve girdi.
—Sağ olun Başkomutan Bey Hazretleri, sefa geldiniz.
—Hoş bulduk, ama biz bir gündür buradayız, asıl siz hoş geldiniz. Oldukça zor bir görevi yerine getirdiniz ve tam zamanında Adala’ya ulaşabildiniz.
Gazi’nin bu sözlerindeki imayı sezen Yakup Şevki Paşa kendisini şu sözlerle haklı çıkarmaya çalıştı;
—Kemal Paşa Hazretleri, gerçekten çok zorlu bir yolu, onca yokluk içinde elimizden geldiğince çabuk geçmeye çalıştık. Ancak yollar öyle haritalarda göründüğü gibi değil, çok sarp ve bozuktu. Üstelik yeme içme ve mühimmat eksikliği çok büyüktü.
—Süvarilerimiz zaman zaman at inerek birerli kolda yürüdü, ağır silahlarımız ve toplarımızı böyle yerlerden aşırmada zorluk çektik, Allah’a şükür buraya kadar gelebildik. Cephede aktif görev alan birçok birliğimiz de Batı Cephesi Komutanlığı tarafından 1. Ordu’ya alındılar, eldeki olanaklarla bu kadar becerebildik.
Mustafa Kemal Hocası’nın alınganlığını yatıştırıp, gönlünü almak için söze karıştı:
—Estağfurullah Hocam! Siz elinizden geleni yaptınız, rahat olunuz. Bizim acelemiz ve endişemiz, düşmanın Milne çizgisinde bir cephe tutmasını engellemek için zamanında buraya ulaşamayacağınız korkusundan kaynaklanıyordu, çok şükür beklenen olmadı. Biz de sizi Salihli’de bekleyerek, buluşup, yeniden değerlendirme yapma kararı aldık, bu amaçla şimdi burada bulunuyoruz.
Yakup Şevki Paşa derin bir iç çekti. Gözlerini Kemal Paşanın gözlerinden kaçırırcasına başını aşağıya yavaşça eğdi, utanan insanlara özgü hafif bir ses tonuyla:
— Ayrıca sizin bir mucizeyi başarabileceğinizi ilk başlarda inanmamış biri olarak… Beni bağışlamanızı rica ediyorum. Siz haklıymışsınız, özür dilerim! Yaşlılığıma verin.
—Asıl ben özür dilerim, size bu sıkıntılı anları yaşattığım için. Aslında içimizden birinin başarısızlık karşısında ne yapabileceğimiz hakkında tedbirli davranması güzel bir şeydi. Ve artık hiç önemi yok. Zafer çok yakınımızda. Şimdi İzmir’e nasıl gireceğimizi konuşup tartışalım.
Yaver Muzaffer gerekli haritaları küçük, tahta masanın üzerine açmaya çalışıyor, kendisine Başyaver Salih yardım ediyordu. Paşalar ayakta ve masanın dört bir yanındaki yerlerini aldılar. Muzaffer Bey, ilgili haritayı bulup masaya yerleştirdi ve bir adım geri çekildi. Gazi, işaret parmağını Adala’nın üzerine koyup konuşmaya başladı;
—Bizim bulunduğumuz yer burası, 2. Ordu bu gün buradadır. 1. Ordu ise karargâhıyla Ahmetli’de bulunuyor. Dün birliklerimiz Bintepeler – Karayaşlı–Sart çizgisinde çetin savaşlar yaptılar.
5. Süvari Kolordusu Sart’ta, Afyon savaşlarında esir düşmüş az sayıdaki erlerimizle, Alaşehir’den alıp, götürdükleri eşraftan erkek ve kadınları kurtardı. Ayrıca Salihli yangınını da söndürdüler.
Başını haritadan kaldırdı, muhataplarının gözlerine tek tek bakarak konuşmasını sürdürdü:
—Efendiler! Milne çizgisinde tutunamayan düşman batıya çekilmeye devam ediyor. Aldıkları ya da alacakları destekler ile yeni bir çizgi üzerinde tutunabilirler mi? Böyle bir hattı nerede kurarlar? Bu gün en önemli konu budur.
Batı cephesi komutanı İsmet Paşa:
—Paşa Hazretleri! Buyurduğunuz gibi düşman, Milne çizgisinden batıya çekilmektedir. Bu arada önüne çıkan köy ve kasabaları yangın bölükleri ile yakmakta, ahaliyi çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek bakmadan işkence ile öldürmektedir.
Komutanlığımız öncelikle bu durumun önüne geçmek üzere tüm birliklerimizi olanca hızla arkalarından gönderiyoruz. Amacımız öncelikle ölüm ve yangın olaylarını engellemektir, düşmana ağır kayıplar verdiriyoruz. Bence düşman İzmir önlerinden başka bir yerde tutunamaz.
diye açıklama yaptı.
Gözler derin bir iç çeken Fevzi Paşaya çevrildi. Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Paşa, masa üzerindeki haritaya eğildi, dikkatle baktı ve doğrularak;
—Bence de Yunan ancak İzmir önlerinde tutunabilir. Ancak, biz araziyi tam olarak bilmiyoruz, Yakup Şevki Paşa’nın da az önce belirttiği gibi, elimizdeki haritalar çok eski ve bize gerekli bilgileri tam olarak vermiyor. Eğer araziyi tanıyanlar bulur ve konuşursak evet. O zaman daha kesin konuşurum...
Haritaların eskiliği gerçekten bir sorundu. Ancak çevreyi iyi bilen birinin yardımı ile kesin sonuçlar alınabilirdi.
Ev sahibinden çevreyi İzmir’e kadar iyi bilen birini bulmasını rica ettiler. Az sonra yaşlı Boşnak Mehmet Ağa, Paşalarla tanışmanın verdiği heyecanla titreyerek masanın başında yerini almıştı.
Paşalar, Yaver Muzaffer’den haritaları bir kez daha, yüksek sesle okumasını istediler, yaver söze başladı:
—Efendim! İzin verirseniz, ben iki gündür geceli gündüzlü haritaları inceliyorum. Anladığım kadarıyla İzmir’e üç ayrı boğazdan girilebiliyor; bunlardan birincisi, Nif (Kemalpaşa) - Belkahve, ikincisi Emirâlem - Menemen, üçüncüsü Manisa — Sabuncubeli boğazlarıdır.
Yaver Muzaffer Açıklamalarına harita üzerinde yer göstererek devam ediyordu. Dört komutan Paşanın ve Mehmet ağanın gözleri Muzaffer’in gösterdiği noktalarda birleşiyor, anlatılanları dikkatle dinliyorlardı;
—Anladığım kadarıyla Belkahve yolu hem kısa, hem de oldukça düzdür. Menemen boğazı da düzdür ve demiryolu da buradan geçmektedir, ancak daha uzundur. Sabuncubeli ise çok sarp ve ormanlıktır. Aldığımız raporlara göre düşman bu üç boğazı da kullanarak geri çekilmektedir. Nerede savunma çizgisi kuracaklarını bilemem ama bu üç boğaz da stratejik önem taşımaktadır.
Mustafa Kemal bakışlarını ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturarak bekleyen Mehmet ağaya çevirdi:
—Sen bu konuda ne düşünüyorsun ağa?
Mehmet ağa söylenenleri dinlemiş ama haritalardan bir şey anlamamıştı. Paşanın sorusuna cevaben:
—Valla ben harita filan bilmem paşam. Emme bu askerin söyledikleri doğru. Gerisini siz deyiverin gari. Dedi.
Gazi Mustafa Kemal hoşnut bakışlarını Muzaffer’e çevirdi:
—Aferin sana! Harita okuma ve şifre çözme işlerini sana vermekle ne doğru iş yapmışım. Bir kere daha Aferin!
—Evet, ama yakında yazıları okumak için şişe dibi gibi camlı gözlüklere ihtiyacı olacak...
Baş Yaver Salih’in boş bulunup söylediği bu söze tüm Paşalar kahkahalarla güldüler.
Gerçekten de Yaver Muzaffer tüm savaş boyu geceleri mum ve lambaların ölgün, sarı, güçsüz ışıkları altında, gündüzleri güçlü güneş ışıkları altında üstelik hareketli otomobil içinde haritaları inceliyor, bir sürü rakam ve harflerden oluşan şifreleri büyük bir hızla okuyordu.
Ve Salih’in öngörüsü yıllar sonra gerçek olacak, Yaver Muzaffer ömrünün geri kalan bölümünde çevresini, sınırı çerçevelerle belirlenmiş kalın camların ardından görmeye çalışacaktı.
Haritaların okunması sırasında
—Bugün, gelecek raporları da görelim ve gereğini ona göre düzenleyelim. Düşünceme göre düşman artık hiçbir yerde tutunamayacaktır. Bu saatten sonra dağılmış birlikleri toplamak hem zor, hem de zaman ister, oysa onların zamanları kalmamıştır!
Kemal Paşa bunları söylerken, vereceği kararın aklında şekillendiği anlaşılıyordu;
—Biz önceki kararlarımızı uygulamaya devam edelim; 1. Ordu Irlamaz Çayı’na doğru ilerleyecektir. 2. Ordu Marmara gölünün 8 Km. kuzeyindeki Taşkuyucuk- Şahabbas – Bintepeler— Gediz nehri çizgisine ilerleyecektir. Bizim için en önemli ve bilinmeyen nokta Yunanlıların yeni getirdikleri umulan birliklerinin hangi bölgede yığınak yaptıklarıdır. Düşman, bulunduğu bölgeden yürüyüş kol başlarımıza taarruz edecek mi ya da savunma için bekleyecek mi? Bu durumun bütün komutanlarca düşünülmesi ve anlaşılmağa çalışılması gereklidir. Bu nedenle yürüyüş disiplini ve savaş hazırlığı esas olmalıdır.
Bu yüzden yürüyüşün geç kalması veya mesafenin az olması önemli değildir. Bilakis her iki ordunun birinci çizgide fazlaca tümen bulundurması ve irtibatın sağlanması lazımdır! Durumu Ordu komutanlıklarına bildirelim. Gerekirse Akhisar ve Manisa önlerinde iki orduyu bir araya getirir, birlikte düşmanın son savunma çizgisini geçeriz. Mutabık mıyız?
 Tüm Paşalar bir ağızdan onayladılar;
—Mutabıkız!
—Başka bir şey yoksa Salihli’ye dönelim ve gelen raporları görelim.
Paşalar bu görüşmelerin çok yararlı geçtiğine inanıyorlardı, ancak düşmanın direnip direnmeyeceği sorunu halen kafalarda bir soru işareti olarak duruyordu.
Birlikte otomobillerine binerek, Eylül ayının serinlettiği akşam saatlerinde Adala’nın güneyinden kıvrılıp geçen Gediz nehri boyunca uzanan tozlu yoldan Salihli’ye doğru ilerlediler.
Umarım bu tarihi evin öyküsü müze kurma çalışmasını yapacak olanlara yol gösterici olur ve açıldığında ziyaretçiler de mutlu ayrılırlar “Atatürk Müzesi”nden..

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar





“Karargâhım için cephe emrinde hedefler gösterilmiştir. 6 Eylül akşamı Adala’da bulunmak emir buyrulmuş, bu gece Yenişehir’e yetişmek mümkün olmadı, karargahım 30 Km. geride yürüyüştedir.

17. Tümen karargahına yalnız Kurmay Başkanı ile ben geldim. Benzin bitti, hayvanlarımız geride. Uşak’tan benzin istedik. Benzini ve binek hayvanlarımızı beklemek zorundayız.

Birkaç günden beri 2. Ordu müdahalelerinize hedef olmaktadır. Bu defa da Ordu Komutanı’nın, ileri birliklerden kilometrelerce ileri gitmesinin istenmesine hiçbir anlam veremedim.
Aslında 2. Ordu’nun ‘ordu’ denecek bir kuvveti kalmadığından Komutan ve karargahı ile bu kadar oynamaya sebep ve anlam yoktur. 2. Ordu Karargahı’nın lağvını ve benim bir er gibi orduda istihdamımı aracılığınızla, Başkomutan Paşa Hazretlerinden rica ederim.”
Alaşehir’de karargahta bu yazıyı alan İsmet Paşa, hemen Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalara okudu. Birlikte Yakup Şevki Paşa’yı kırmayacak ama şevke getirecek bir yazıyla cevapladılar.
Bu yazı da özetle şöyleydi:
“Ordu karargâhının emredilen yere vasıtasızlıktan varamadığı anlaşılıyor. 2.Ordu, 1.Ordu’dan en az 40 Km. geridedir. Birliklerin bu arayı kapatması yüksek irade ve azminizden beklenir.
Haberleşmenin yetersizliği, yolların bozuk oluşu yüzünden, sizinle bağlantı kurmak için mümkün olduğu kadar önlerde bulunmanız gerekiyor. İleride yığılan Kolorduların yeni bir paylaşımı olasılığı hesaba katılmıştır. Zorunlu olarak en öndeki Tümende bulunmanız yeterlidir.
Düşman, İzmir’de topladığı birliklerle savunmaya karar verirse, iki ordu ile aralıksız hücum etmek kararındayız.”
Alaşehir’deki karargaha raporlar geldikçe artık bir kuşatma olasılığı kalmadığı anlaşılıyordu.
Başkomutan:
—Maalesef arkadaşlar, Salihli çarpışmaları beklediğimiz sonuca ulaşamadı. Düşman çemberin son halkasını da kırdı, süratle İzmir’e çekiliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
—Yapılacak tek şey kaldı. Düşmana fırsat vermeden takip etmeliyiz. Eğer ağır hareket edersek, yangınların, can ve mal kaybının önüne geçemeyiz.
—Ben de İsmet Paşayla aynı düşünüyorum.
Diye araya girdi 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa.
—Eğer ağır hareket edersek, Kasaba’ (Turgutlu) yı, Manisa’yı ve hatta İzmir’i yakıp, yıkıp kaçacaklardır. Hızla takibe devam edelim.
—O halde ne duruyorsun Nurettin! Karargahını al, Salihli’ye intikal et. Birliklerinin başında, takibi hızlandır. Sanırım yarın biz de Salihli’de olacağız.
—Emredersiniz Paşam!
—İsmet! Sen de ordulara vereceğin emir ile takip işinin önemini belirt, kasaba ve köylerin yaktırılmaması için gerekli önlemleri almalarını sağla.
—Baş üstüne Paşa Hazretleri!
Kuşatma için son şans Salihli’de bu şekilde yitirilince geriye yapılacak bir tek şey kalmıştı; Salihli’den İzmir’e kadar arada kalan yerlerde yangınları ve zararı en aza indirmek. Bunu başarabilmekse günlerdir dinlenmeye fırsat bulamamış, inanç ve kararlılıkla yürüyen Mehmetlerin yürüyüş hızına bağlıydı. Mehmetçikse mucizevi yürüyüşünü temposunu arttırarak sürdürüyordu…


7 Eylül 1922, öğle üzeri değerli Paşaları taşıyan otomobil, Salihli’ye girmişti. Kendilerini Salihli Kaymakamı Zafer Nezihi Bey ve Salihli eşrafı, Çerkez (Kırveli) köyü önlerinde karşılamışlardı.
Eşraftan Hacı Mustafa (Akiş) Bey evini bu değerli konuklarına karargâh ve misafirhane olarak açmıştı.
Mustafa Kemal ve arkadaşları burada durum değerlendirmesi yaparak ertesi gün 8 Eylül 1922 öğleden sonra, bir gün önce Adala’ya ulaşan 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’yı görmeye gittiler.
Yakup Şevki Paşa, Adala’da Mehmed Ağaya ait 1896’da inşa edilmiş iki katlı bir evin ikinci katına karargâh kurmuş, çalışıyordu.
—Kolay gelsin Paşa Hocam!
diyerek M. Kemal ve diğer paşalar eve girdi.
—Sağ olun Başkomutan Bey Hazretleri, sefa geldiniz.
—Hoş bulduk, ama biz bir gündür buradayız, asıl siz hoş geldiniz. Oldukça zor bir görevi yerine getirdiniz ve tam zamanında Adala’ya ulaşabildiniz.
Gazi’nin bu sözlerindeki imayı sezen Yakup Şevki Paşa kendisini şu sözlerle haklı çıkarmaya çalıştı;
—Kemal Paşa Hazretleri, gerçekten çok zorlu bir yolu, onca yokluk içinde elimizden geldiğince çabuk geçmeye çalıştık. Ancak yollar öyle haritalarda göründüğü gibi değil, çok sarp ve bozuktu. Üstelik yeme içme ve mühimmat eksikliği çok büyüktü.
—Süvarilerimiz zaman zaman at inerek birerli kolda yürüdü, ağır silahlarımız ve toplarımızı böyle yerlerden aşırmada zorluk çektik, Allah’a şükür buraya kadar gelebildik. Cephede aktif görev alan birçok birliğimiz de Batı Cephesi Komutanlığı tarafından 1. Ordu’ya alındılar, eldeki olanaklarla bu kadar becerebildik.

Mustafa Kemal Hocası’nın alınganlığını yatıştırıp, gönlünü almak için söze karıştı:
—Estağfurullah Hocam! Siz elinizden geleni yaptınız, rahat olunuz. Bizim acelemiz ve endişemiz, düşmanın Milne çizgisinde bir cephe tutmasını engellemek için zamanında buraya ulaşamayacağınız korkusundan kaynaklanıyordu, çok şükür beklenen olmadı. Biz de sizi Salihli’de bekleyerek, buluşup, yeniden değerlendirme yapma kararı aldık, bu amaçla şimdi burada bulunuyoruz.
Yakup Şevki Paşa derin bir iç çekti. Gözlerini Kemal Paşanın gözlerinden kaçırırcasına başını aşağıya yavaşça eğdi, utanan insanlara özgü hafif bir ses tonuyla:
— Ayrıca sizin bir mucizeyi başarabileceğinizi ilk başlarda inanmamış biri olarak… Beni bağışlamanızı rica ediyorum. Siz haklıymışsınız, özür dilerim! Yaşlılığıma verin.
—Asıl ben özür dilerim, size bu sıkıntılı anları yaşattığım için. Aslında içimizden birinin başarısızlık karşısında ne yapabileceğimiz hakkında tedbirli davranması güzel bir şeydi. Ve artık hiç önemi yok. Zafer çok yakınımızda. Şimdi İzmir’e nasıl gireceğimizi konuşup tartışalım.
Yaver Muzaffer gerekli haritaları küçük, tahta masanın üzerine açmaya çalışıyor, kendisine Başyaver Salih yardım ediyordu. Paşalar ayakta ve masanın dört bir yanındaki yerlerini aldılar. Muzaffer Bey, ilgili haritayı bulup masaya yerleştirdi ve bir adım geri çekildi. Gazi, işaret parmağını Adala’nın üzerine koyup konuşmaya başladı;
—Bizim bulunduğumuz yer burası, 2. Ordu bu gün buradadır. 1. Ordu ise karargâhıyla Ahmetli’de bulunuyor. Dün birliklerimiz Bintepeler – Karayaşlı–Sart çizgisinde çetin savaşlar yaptılar.
5. Süvari Kolordusu Sart’ta, Afyon savaşlarında esir düşmüş az sayıdaki erlerimizle, Alaşehir’den alıp, götürdükleri eşraftan erkek ve kadınları kurtardı. Ayrıca Salihli yangınını da söndürdüler.
Başını haritadan kaldırdı, muhataplarının gözlerine tek tek bakarak konuşmasını sürdürdü:
—Efendiler! Milne çizgisinde tutunamayan düşman batıya çekilmeye devam ediyor. Aldıkları ya da alacakları destekler ile yeni bir çizgi üzerinde tutunabilirler mi? Böyle bir hattı nerede kurarlar? Bu gün en önemli konu budur.
Batı cephesi komutanı İsmet Paşa:
—Paşa Hazretleri! Buyurduğunuz gibi düşman, Milne çizgisinden batıya çekilmektedir. Bu arada önüne çıkan köy ve kasabaları yangın bölükleri ile yakmakta, ahaliyi çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek bakmadan işkence ile öldürmektedir.
Komutanlığımız öncelikle bu durumun önüne geçmek üzere tüm birliklerimizi olanca hızla arkalarından gönderiyoruz. Amacımız öncelikle ölüm ve yangın olaylarını engellemektir, düşmana ağır kayıplar verdiriyoruz. Bence düşman İzmir önlerinden başka bir yerde tutunamaz.
diye açıklama yaptı.
Gözler derin bir iç çeken Fevzi Paşaya çevrildi. Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Paşa, masa üzerindeki haritaya eğildi, dikkatle baktı ve doğrularak;
—Bence de Yunan ancak İzmir önlerinde tutunabilir. Ancak, biz araziyi tam olarak bilmiyoruz, Yakup Şevki Paşa’nın da az önce belirttiği gibi, elimizdeki haritalar çok eski ve bize gerekli bilgileri tam olarak vermiyor. Eğer araziyi tanıyanlar bulur ve konuşursak evet. O zaman daha kesin konuşurum...
Haritaların eskiliği gerçekten bir sorundu. Ancak çevreyi iyi bilen birinin yardımı ile kesin sonuçlar alınabilirdi.
Ev sahibinden çevreyi İzmir’e kadar iyi bilen birini bulmasını rica ettiler. Az sonra yaşlı Boşnak Mehmet Ağa, Paşalarla tanışmanın verdiği heyecanla titreyerek masanın başında yerini almıştı.
Paşalar, Yaver Muzaffer’den haritaları bir kez daha, yüksek sesle okumasını istediler, yaver söze başladı:
—Efendim! İzin verirseniz, ben iki gündür geceli gündüzlü haritaları inceliyorum. Anladığım kadarıyla İzmir’e üç ayrı boğazdan girilebiliyor; bunlardan birincisi, Nif (Kemalpaşa) - Belkahve, ikincisi Emirâlem - Menemen, üçüncüsü Manisa — Sabuncubeli boğazlarıdır.
Yaver Muzaffer Açıklamalarına harita üzerinde yer göstererek devam ediyordu. Dört komutan Paşanın ve Mehmet ağanın gözleri Muzaffer’in gösterdiği noktalarda birleşiyor, anlatılanları dikkatle dinliyorlardı;
—Anladığım kadarıyla Belkahve yolu hem kısa, hem de oldukça düzdür. Menemen boğazı da düzdür ve demiryolu da buradan geçmektedir, ancak daha uzundur. Sabuncubeli ise çok sarp ve ormanlıktır. Aldığımız raporlara göre düşman bu üç boğazı da kullanarak geri çekilmektedir. Nerede savunma çizgisi kuracaklarını bilemem ama bu üç boğaz da stratejik önem taşımaktadır.
Mustafa Kemal bakışlarını ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturarak bekleyen Mehmet ağaya çevirdi:
—Sen bu konuda ne düşünüyorsun ağa?
Mehmet ağa söylenenleri dinlemiş ama haritalardan bir şey anlamamıştı. Paşanın sorusuna cevaben:
—Valla ben harita filan bilmem paşam. Emme bu askerin söyledikleri doğru. Gerisini siz deyiverin gari. Dedi.
Gazi Mustafa Kemal hoşnut bakışlarını Muzaffer’e çevirdi:
—Aferin sana! Harita okuma ve şifre çözme işlerini sana vermekle ne doğru iş yapmışım. Bir kere daha Aferin!
—Evet, ama yakında yazıları okumak için şişe dibi gibi camlı gözlüklere ihtiyacı olacak...
Baş Yaver Salih’in boş bulunup söylediği bu söze tüm Paşalar kahkahalarla güldüler.
Gerçekten de Yaver Muzaffer tüm savaş boyu geceleri mum ve lambaların ölgün, sarı, güçsüz ışıkları altında, gündüzleri güçlü güneş ışıkları altında üstelik hareketli otomobil içinde haritaları inceliyor, bir sürü rakam ve harflerden oluşan şifreleri büyük bir hızla okuyordu.
Ve Salih’in öngörüsü yıllar sonra gerçek olacak, Yaver Muzaffer ömrünün geri kalan bölümünde çevresini, sınırı çerçevelerle belirlenmiş kalın camların ardından görmeye çalışacaktı.
Haritaların okunması sırasında
—Bugün, gelecek raporları da görelim ve gereğini ona göre düzenleyelim. Düşünceme göre düşman artık hiçbir yerde tutunamayacaktır. Bu saatten sonra dağılmış birlikleri toplamak hem zor, hem de zaman ister, oysa onların zamanları kalmamıştır!
Kemal Paşa bunları söylerken, vereceği kararın aklında şekillendiği anlaşılıyordu;
—Biz önceki kararlarımızı uygulamaya devam edelim; 1. Ordu Irlamaz Çayı’na doğru ilerleyecektir. 2. Ordu Marmara gölünün 8 Km. kuzeyindeki Taşkuyucuk- Şahabbas – Bintepeler— Gediz nehri çizgisine ilerleyecektir. Bizim için en önemli ve bilinmeyen nokta Yunanlıların yeni getirdikleri umulan birliklerinin hangi bölgede yığınak yaptıklarıdır. Düşman, bulunduğu bölgeden yürüyüş kol başlarımıza taarruz edecek mi ya da savunma için bekleyecek mi? Bu durumun bütün komutanlarca düşünülmesi ve anlaşılmağa çalışılması gereklidir. Bu nedenle yürüyüş disiplini ve savaş hazırlığı esas olmalıdır.
Bu yüzden yürüyüşün geç kalması veya mesafenin az olması önemli değildir. Bilakis her iki ordunun birinci çizgide fazlaca tümen bulundurması ve irtibatın sağlanması lazımdır! Durumu Ordu komutanlıklarına bildirelim. Gerekirse Akhisar ve Manisa önlerinde iki orduyu bir araya getirir, birlikte düşmanın son savunma çizgisini geçeriz. Mutabık mıyız?
 Tüm Paşalar bir ağızdan onayladılar;
—Mutabıkız!
—Başka bir şey yoksa Salihli’ye dönelim ve gelen raporları görelim.
Paşalar bu görüşmelerin çok yararlı geçtiğine inanıyorlardı, ancak düşmanın direnip direnmeyeceği sorunu halen kafalarda bir soru işareti olarak duruyordu.
Birlikte otomobillerine binerek, Eylül ayının serinlettiği akşam saatlerinde Adala’nın güneyinden kıvrılıp geçen Gediz nehri boyunca uzanan tozlu yoldan Salihli’ye doğru ilerlediler.
Umarım bu tarihi evin öyküsü müze kurma çalışmasını yapacak olanlara yol gösterici olur ve açıldığında ziyaretçiler de mutlu ayrılırlar “Atatürk Müzesi”nden..

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar
“Karargâhım için cephe emrinde hedefler gösterilmiştir. 6 Eylül akşamı Adala’da bulunmak emir buyrulmuş, bu gece Yenişehir’e yetişmek mümkün olmadı, karargahım 30 Km. geride yürüyüştedir.
17. Tümen karargahına yalnız Kurmay Başkanı ile ben geldim. Benzin bitti, hayvanlarımız geride. Uşak’tan benzin istedik. Benzini ve binek hayvanlarımızı beklemek zorundayız.
Birkaç günden beri 2. Ordu müdahalelerinize hedef olmaktadır. Bu defa da Ordu Komutanı’nın, ileri birliklerden kilometrelerce ileri gitmesinin istenmesine hiçbir anlam veremedim.
Aslında 2. Ordu’nun ‘ordu’ denecek bir kuvveti kalmadığından Komutan ve karargahı ile bu kadar oynamaya sebep ve anlam yoktur. 2. Ordu Karargahı’nın lağvını ve benim bir er gibi orduda istihdamımı aracılığınızla, Başkomutan Paşa Hazretlerinden rica ederim.”
Alaşehir’de karargahta bu yazıyı alan İsmet Paşa, hemen Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalara okudu. Birlikte Yakup Şevki Paşa’yı kırmayacak ama şevke getirecek bir yazıyla cevapladılar.
Bu yazı da özetle şöyleydi:
“Ordu karargâhının emredilen yere vasıtasızlıktan varamadığı anlaşılıyor. 2.Ordu, 1.Ordu’dan en az 40 Km. geridedir. Birliklerin bu arayı kapatması yüksek irade ve azminizden beklenir.
Haberleşmenin yetersizliği, yolların bozuk oluşu yüzünden, sizinle bağlantı kurmak için mümkün olduğu kadar önlerde bulunmanız gerekiyor. İleride yığılan Kolorduların yeni bir paylaşımı olasılığı hesaba katılmıştır. Zorunlu olarak en öndeki Tümende bulunmanız yeterlidir.
Düşman, İzmir’de topladığı birliklerle savunmaya karar verirse, iki ordu ile aralıksız hücum etmek kararındayız.”
Alaşehir’deki karargaha raporlar geldikçe artık bir kuşatma olasılığı kalmadığı anlaşılıyordu.
Başkomutan:
—Maalesef arkadaşlar, Salihli çarpışmaları beklediğimiz sonuca ulaşamadı. Düşman çemberin son halkasını da kırdı, süratle İzmir’e çekiliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?
—Yapılacak tek şey kaldı. Düşmana fırsat vermeden takip etmeliyiz. Eğer ağır hareket edersek, yangınların, can ve mal kaybının önüne geçemeyiz.
—Ben de İsmet Paşayla aynı düşünüyorum.
Diye araya girdi 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa.
—Eğer ağır hareket edersek, Kasaba’ (Turgutlu) yı, Manisa’yı ve hatta İzmir’i yakıp, yıkıp kaçacaklardır. Hızla takibe devam edelim.
—O halde ne duruyorsun Nurettin! Karargahını al, Salihli’ye intikal et. Birliklerinin başında, takibi hızlandır. Sanırım yarın biz de Salihli’de olacağız.
—Emredersiniz Paşam!
—İsmet! Sen de ordulara vereceğin emir ile takip işinin önemini belirt, kasaba ve köylerin yaktırılmaması için gerekli önlemleri almalarını sağla.
—Baş üstüne Paşa Hazretleri!
Kuşatma için son şans Salihli’de bu şekilde yitirilince geriye yapılacak bir tek şey kalmıştı; Salihli’den İzmir’e kadar arada kalan yerlerde yangınları ve zararı en aza indirmek. Bunu başarabilmekse günlerdir dinlenmeye fırsat bulamamış, inanç ve kararlılıkla yürüyen Mehmetlerin yürüyüş hızına bağlıydı. Mehmetçikse mucizevi yürüyüşünü temposunu arttırarak sürdürüyordu…


7 Eylül 1922, öğle üzeri değerli Paşaları taşıyan otomobil, Salihli’ye girmişti. Kendilerini Salihli Kaymakamı Zafer Nezihi Bey ve Salihli eşrafı, Çerkez (Kırveli) köyü önlerinde karşılamışlardı.
Eşraftan Hacı Mustafa (Akiş) Bey evini bu değerli konuklarına karargâh ve misafirhane olarak açmıştı.
Mustafa Kemal ve arkadaşları burada durum değerlendirmesi yaparak ertesi gün 8 Eylül 1922 öğleden sonra, bir gün önce Adala’ya ulaşan 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’yı görmeye gittiler.
Yakup Şevki Paşa, Adala’da Mehmed Ağaya ait 1896’da inşa edilmiş iki katlı bir evin ikinci katına karargâh kurmuş, çalışıyordu.
—Kolay gelsin Paşa Hocam!
diyerek M. Kemal ve diğer paşalar eve girdi.
—Sağ olun Başkomutan Bey Hazretleri, sefa geldiniz.
—Hoş bulduk, ama biz bir gündür buradayız, asıl siz hoş geldiniz. Oldukça zor bir görevi yerine getirdiniz ve tam zamanında Adala’ya ulaşabildiniz.
Gazi’nin bu sözlerindeki imayı sezen Yakup Şevki Paşa kendisini şu sözlerle haklı çıkarmaya çalıştı;
—Kemal Paşa Hazretleri, gerçekten çok zorlu bir yolu, onca yokluk içinde elimizden geldiğince çabuk geçmeye çalıştık. Ancak yollar öyle haritalarda göründüğü gibi değil, çok sarp ve bozuktu. Üstelik yeme içme ve mühimmat eksikliği çok büyüktü.
—Süvarilerimiz zaman zaman at inerek birerli kolda yürüdü, ağır silahlarımız ve toplarımızı böyle yerlerden aşırmada zorluk çektik, Allah’a şükür buraya kadar gelebildik. Cephede aktif görev alan birçok birliğimiz de Batı Cephesi Komutanlığı tarafından 1. Ordu’ya alındılar, eldeki olanaklarla bu kadar becerebildik.

Mustafa Kemal Hocası’nın alınganlığını yatıştırıp, gönlünü almak için söze karıştı:
—Estağfurullah Hocam! Siz elinizden geleni yaptınız, rahat olunuz. Bizim acelemiz ve endişemiz, düşmanın Milne çizgisinde bir cephe tutmasını engellemek için zamanında buraya ulaşamayacağınız korkusundan kaynaklanıyordu, çok şükür beklenen olmadı. Biz de sizi Salihli’de bekleyerek, buluşup, yeniden değerlendirme yapma kararı aldık, bu amaçla şimdi burada bulunuyoruz.
Yakup Şevki Paşa derin bir iç çekti. Gözlerini Kemal Paşanın gözlerinden kaçırırcasına başını aşağıya yavaşça eğdi, utanan insanlara özgü hafif bir ses tonuyla:
— Ayrıca sizin bir mucizeyi başarabileceğinizi ilk başlarda inanmamış biri olarak… Beni bağışlamanızı rica ediyorum. Siz haklıymışsınız, özür dilerim! Yaşlılığıma verin.
—Asıl ben özür dilerim, size bu sıkıntılı anları yaşattığım için. Aslında içimizden birinin başarısızlık karşısında ne yapabileceğimiz hakkında tedbirli davranması güzel bir şeydi. Ve artık hiç önemi yok. Zafer çok yakınımızda. Şimdi İzmir’e nasıl gireceğimizi konuşup tartışalım.
Yaver Muzaffer gerekli haritaları küçük, tahta masanın üzerine açmaya çalışıyor, kendisine Başyaver Salih yardım ediyordu. Paşalar ayakta ve masanın dört bir yanındaki yerlerini aldılar. Muzaffer Bey, ilgili haritayı bulup masaya yerleştirdi ve bir adım geri çekildi. Gazi, işaret parmağını Adala’nın üzerine koyup konuşmaya başladı;
—Bizim bulunduğumuz yer burası, 2. Ordu bu gün buradadır. 1. Ordu ise karargâhıyla Ahmetli’de bulunuyor. Dün birliklerimiz Bintepeler – Karayaşlı–Sart çizgisinde çetin savaşlar yaptılar.
5. Süvari Kolordusu Sart’ta, Afyon savaşlarında esir düşmüş az sayıdaki erlerimizle, Alaşehir’den alıp, götürdükleri eşraftan erkek ve kadınları kurtardı. Ayrıca Salihli yangınını da söndürdüler.
Başını haritadan kaldırdı, muhataplarının gözlerine tek tek bakarak konuşmasını sürdürdü:
—Efendiler! Milne çizgisinde tutunamayan düşman batıya çekilmeye devam ediyor. Aldıkları ya da alacakları destekler ile yeni bir çizgi üzerinde tutunabilirler mi? Böyle bir hattı nerede kurarlar? Bu gün en önemli konu budur.
Batı cephesi komutanı İsmet Paşa:
—Paşa Hazretleri! Buyurduğunuz gibi düşman, Milne çizgisinden batıya çekilmektedir. Bu arada önüne çıkan köy ve kasabaları yangın bölükleri ile yakmakta, ahaliyi çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek bakmadan işkence ile öldürmektedir.
Komutanlığımız öncelikle bu durumun önüne geçmek üzere tüm birliklerimizi olanca hızla arkalarından gönderiyoruz. Amacımız öncelikle ölüm ve yangın olaylarını engellemektir, düşmana ağır kayıplar verdiriyoruz. Bence düşman İzmir önlerinden başka bir yerde tutunamaz.
diye açıklama yaptı.
Gözler derin bir iç çeken Fevzi Paşaya çevrildi. Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Paşa, masa üzerindeki haritaya eğildi, dikkatle baktı ve doğrularak;
—Bence de Yunan ancak İzmir önlerinde tutunabilir. Ancak, biz araziyi tam olarak bilmiyoruz, Yakup Şevki Paşa’nın da az önce belirttiği gibi, elimizdeki haritalar çok eski ve bize gerekli bilgileri tam olarak vermiyor. Eğer araziyi tanıyanlar bulur ve konuşursak evet. O zaman daha kesin konuşurum...
Haritaların eskiliği gerçekten bir sorundu. Ancak çevreyi iyi bilen birinin yardımı ile kesin sonuçlar alınabilirdi.
Ev sahibinden çevreyi İzmir’e kadar iyi bilen birini bulmasını rica ettiler. Az sonra yaşlı Boşnak Mehmet Ağa, Paşalarla tanışmanın verdiği heyecanla titreyerek masanın başında yerini almıştı.
Paşalar, Yaver Muzaffer’den haritaları bir kez daha, yüksek sesle okumasını istediler, yaver söze başladı:
—Efendim! İzin verirseniz, ben iki gündür geceli gündüzlü haritaları inceliyorum. Anladığım kadarıyla İzmir’e üç ayrı boğazdan girilebiliyor; bunlardan birincisi, Nif (Kemalpaşa) - Belkahve, ikincisi Emirâlem - Menemen, üçüncüsü Manisa — Sabuncubeli boğazlarıdır.
Yaver Muzaffer Açıklamalarına harita üzerinde yer göstererek devam ediyordu. Dört komutan Paşanın ve Mehmet ağanın gözleri Muzaffer’in gösterdiği noktalarda birleşiyor, anlatılanları dikkatle dinliyorlardı;
—Anladığım kadarıyla Belkahve yolu hem kısa, hem de oldukça düzdür. Menemen boğazı da düzdür ve demiryolu da buradan geçmektedir, ancak daha uzundur. Sabuncubeli ise çok sarp ve ormanlıktır. Aldığımız raporlara göre düşman bu üç boğazı da kullanarak geri çekilmektedir. Nerede savunma çizgisi kuracaklarını bilemem ama bu üç boğaz da stratejik önem taşımaktadır.
Mustafa Kemal bakışlarını ellerini göbeğinin üzerinde kavuşturarak bekleyen Mehmet ağaya çevirdi:
—Sen bu konuda ne düşünüyorsun ağa?
Mehmet ağa söylenenleri dinlemiş ama haritalardan bir şey anlamamıştı. Paşanın sorusuna cevaben:
—Valla ben harita filan bilmem paşam. Emme bu askerin söyledikleri doğru. Gerisini siz deyiverin gari. Dedi.
Gazi Mustafa Kemal hoşnut bakışlarını Muzaffer’e çevirdi:
—Aferin sana! Harita okuma ve şifre çözme işlerini sana vermekle ne doğru iş yapmışım. Bir kere daha Aferin!
—Evet, ama yakında yazıları okumak için şişe dibi gibi camlı gözlüklere ihtiyacı olacak...
Baş Yaver Salih’in boş bulunup söylediği bu söze tüm Paşalar kahkahalarla güldüler.
Gerçekten de Yaver Muzaffer tüm savaş boyu geceleri mum ve lambaların ölgün, sarı, güçsüz ışıkları altında, gündüzleri güçlü güneş ışıkları altında üstelik hareketli otomobil içinde haritaları inceliyor, bir sürü rakam ve harflerden oluşan şifreleri büyük bir hızla okuyordu.
Ve Salih’in öngörüsü yıllar sonra gerçek olacak, Yaver Muzaffer ömrünün geri kalan bölümünde çevresini, sınırı çerçevelerle belirlenmiş kalın camların ardından görmeye çalışacaktı.
Haritaların okunması sırasında
—Bugün, gelecek raporları da görelim ve gereğini ona göre düzenleyelim. Düşünceme göre düşman artık hiçbir yerde tutunamayacaktır. Bu saatten sonra dağılmış birlikleri toplamak hem zor, hem de zaman ister, oysa onların zamanları kalmamıştır!
Kemal Paşa bunları söylerken, vereceği kararın aklında şekillendiği anlaşılıyordu;
—Biz önceki kararlarımızı uygulamaya devam edelim; 1. Ordu Irlamaz Çayı’na doğru ilerleyecektir. 2. Ordu Marmara gölünün 8 Km. kuzeyindeki Taşkuyucuk- Şahabbas – Bintepeler— Gediz nehri çizgisine ilerleyecektir. Bizim için en önemli ve bilinmeyen nokta Yunanlıların yeni getirdikleri umulan birliklerinin hangi bölgede yığınak yaptıklarıdır. Düşman, bulunduğu bölgeden yürüyüş kol başlarımıza taarruz edecek mi ya da savunma için bekleyecek mi? Bu durumun bütün komutanlarca düşünülmesi ve anlaşılmağa çalışılması gereklidir. Bu nedenle yürüyüş disiplini ve savaş hazırlığı esas olmalıdır.
Bu yüzden yürüyüşün geç kalması veya mesafenin az olması önemli değildir. Bilakis her iki ordunun birinci çizgide fazlaca tümen bulundurması ve irtibatın sağlanması lazımdır! Durumu Ordu komutanlıklarına bildirelim. Gerekirse Akhisar ve Manisa önlerinde iki orduyu bir araya getirir, birlikte düşmanın son savunma çizgisini geçeriz. Mutabık mıyız?
 Tüm Paşalar bir ağızdan onayladılar;
—Mutabıkız!
—Başka bir şey yoksa Salihli’ye dönelim ve gelen raporları görelim.
Paşalar bu görüşmelerin çok yararlı geçtiğine inanıyorlardı, ancak düşmanın direnip direnmeyeceği sorunu halen kafalarda bir soru işareti olarak duruyordu.
Birlikte otomobillerine binerek, Eylül ayının serinlettiği akşam saatlerinde Adala’nın güneyinden kıvrılıp geçen Gediz nehri boyunca uzanan tozlu yoldan Salihli’ye doğru ilerlediler.
Umarım bu tarihi evin öyküsü müze kurma çalışmasını yapacak olanlara yol gösterici olur ve açıldığında ziyaretçiler de mutlu ayrılırlar “Atatürk Müzesi”nden..

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar

28 Ocak 2017 Cumartesi

LİDYA DİLİ EDEBİYATI VE OZAN ALCMAN,



Lidya dili, Hint-Avrupa dil ailesine mensup, Anadolu alt gurubundan Luwice sınıfına sokulmuştur. Nitekim Lykçe, Karca ve Side dilleri de bu guruba ait dillerdir.
Lidya Alfabesi

 Lidçe yüzden fazla yazıtta tespit edilmiştir. Daha çok başken Sardes ve civarında bulunan Lidya diline ait yazıtların hiç birisi İÖ 7.  yüzyıldan daha eski değildir, daha çok İÖ 5. ve 4. yüzyıllara tarihlendirilmektedir.
Araştırmacılara göre, Lidya dili Hellen alfabesine benzeyen harflerle yazılmış olup 26 harfe sahiptir (8 sesli, 18 sessiz). Harflerin yarıdan fazlası yunan alfabesine benzemektedir. Alfabelerindeki harflerin Hellen alfabesine benzerliği bizce Lidya’nın sön dönemine, batılılaşma dönemine rastlar.  
  Lidçe genellikle sağdan sola yazılmıştır.  
Kazılarda tek tük yazılı tablet bulunmaktadır ve araştırmalara devam edilmektedir. Lidya diline yakın bir dille yazılmış olduğu sanılan bir kil tablet bulunmuştur. Bu tablete “Gyges Yazıtı” adı verilmiştir.  
Bir başka gurup araştırmacılara göre ise, Sardes’te bulunan 2 adet Lidçe-Hellence iki adet de Aramca-Lidçe çift dilli yazıtların karşılaştırmalı okunması ile bu dil hakkında bilgi edinilebilmiştir. 
Lidya dili henüz tam olarak çözülememiş, okunamamıştır. Bunun nedeni hem yazıtların birkaç kelimeden oluşması hem de kelimelerin karşılıklarının bilinememesinden kaynaklanmaktadır. 
Kazılarda ortaya çıkacak yeni keşifler yapılana dek Lidya dili ile ilgili tüm incelemeler kabul görmektedir.   
Bilime, Sanata çok önem verilen Lidya sarayında, edebiyatın önemli bir yerinin olmaması düşünülemez. Üstelik Roma kaynaklarında belirtildiği gibi Ezop gibi ünlü bir öykücünün son Kral Karun’un elçiliğini yaptığı bir yerde edebiyatın olmaması hiç düşünülemez. Roma kaynaklarında birkaç Sardes’li ozanın ismi geçmektedir; Alcaeos, Anacreon, Semonides gibi. Ama içlerinden birisi,  Sardes’li, Alcman (Alkman) adında bir ozanın yaşadığı eski Yunan yazarlarınca da kabul görecek kadar önemlidir.
Duvar Bezemesinde Alcman resmi 
Spartalı tarihçi Sosibius’a ( İÖ 200)  göre, Alkman, koro liriğinin ilk temsilcisi, Lydia başkenti Sardes’te doğmuş ( İÖ 600) bir Anadolu ozanıdır. Annesinin adı bilinmemesine rağmen babasının Damas ya da Titarus olduğu sanılmaktadır. Bilinmeyen bir sebepten dolayı Anadolu’dan göçüp Sparta’ya yerleşmiş, şair olarak bütün emeklerini ölümüne kadar (İÖ. 545) burada vermiştir.  
Özellikle Partheneionlar (Müzikli türküler), yerel (Dioskurlar, Artemis Orthia) ve Panhellenik (Apollon, Hera, Aphrodite, Athena, Dionysos) tanrılara ilahiler, kahramanlık şiirleri, Hymenaionlar, Hyporkhemalar yazmıştır.
Bütün bu şiirlerinden çeşitli uzunluklarda aşağı yukarı doksan parça kalmıştır. Bunların en uzunu 1855 yılında bir Mısır papirüsünde bulunmuş ve 1863 yılında yayınlanmış, boşluklarla dolu 105 dizelik bir partheneiondur. Şiiri oluşturan on strophun sekizi günümüze kadar ulaşmıştır.
Mısır kazılarında çıkan Alcman şiiri 

Günümüze kalan bu partheneion (Türkü) birbirinden çok farklı iki bölümden oluşur. Başlangıcı kaybolmuş olan birince bölümde Herakles ile Dioskur’ların, Tyndareos’u tahttan kovdukları için Hippokoon’un oğullarından öç aldıklarını anlatır.
Ayrıca bu hikâyelerden şair insanların güçlerini aşan işlere girişmemeleri gerektiği fikrini savunur ve tanrılar da böyle günahları cezalandırır. Türkünün ikinci bölümünde bambaşka bir konu ele alır: Burada, korodaki Agido adında bir kız övülür. Bu canlı hatta dramatik bölüm türkünün bir efsane anlatan birinci bölümünün tam karşıtıdır. İS 2. yüzyılın sonlarında yaşamış Lidyalı gezgin ve coğrafyacı. Pausanias'a göre, öldülten sonra Sparta'da Truvalı Helen'in yanına gömülmüştür.
 Hellen’li yazarlardan öğrendiğimiz bir şiirinde Ozan Alcman şöyle sesleniyor;

                 “ KAKNEM SES
                 
                Bilirim her kuşun
                Her türküsünü
                Alkman demişler bana.
                Ama sözlerim, türkülerim
               O kaknem sesli kekliğin 
               Diline düşmesin mi? “

O dönemde yaşayan Lesbos, Eresos (bu günkü adı ile Midilli ) adasında doğmuş, Antik yunan lirik şairi, Afrodit kültü rahibesi, Ekol lideri Sappho, Lidyalı ozan Alcman’ın ardından şu dizeleri yazmış;

             ALCMAN

            O hiçbir yere ait değildi
            Biçimsiz ya da kültürsüz değil
            Teselyalı da değil
            Terişelyalı bir çoban da.
           Ama o, yüksek Sardes’li biri.

Yine bizim görüşümüze göre; Kral Gyges döneminde başlayan Hellenleşme, son kral Croesos zamanında daha da hızlanmış bunun sonucunda, zaman içinde kendi öz yerli Lidçe dilini unutarak, Hellence yazıp konuşmaya başlamışlardır. Aksi takdirde kendilerini tarihten silen ve ülkelerinde yaklaşık 200 yıl hüküm süren Pers dilini konuşmaları gerekirdi.

                                                                                     Mustafa UÇAR
                                                                                  Araştırmacı Yazar





                 “ KAKNEM SES
                 
                Bilirim her kuşun
                Her türküsünü
                Alkman demişler bana.
                Ama sözlerim, türkülerim
               O kaknem sesli kekliğin
               Diline düşmesin mi? “

O dönemde yaşayan Lesbos, Eresos (bu günkü adı ile Midilli ) adasında doğmuş, Antik yunan lirik şairi, Afrodit kültü rahibesi, Ekol lideri Sappho, Lidyalı ozan Alcman’ın ardından şu dizeleri yazmış;

             ALCMAN

            O hiçbir yere ait değildi
            Biçimsiz ya da kültürsüz değil
            Teselyalı da değil
            Terişelyalı bir çoban da.
           Ama o, yüksek Sardes’li biri.

Yine bizim görüşümüze göre; Kral Gyges döneminde başlayan Hellenleşme, son kral Croesos zamanında daha da hızlanmış bunun sonucunda, zaman içinde kendi öz yerli Lidçe dilini unutarak, Hellence yazıp konuşmaya başlamışlardır. Aksi takdirde kendilerini tarihten silen ve ülkelerinde yaklaşık 200 yıl hüküm süren Pers dilini konuşmaları gerekirdi.


3 Ocak 2017 Salı

KASABA- SMYRNA DEMİRYOLU (SCR) VE SALİHLİ İÇİN ÖNEMİ


          Araştırmacı Yazar Mustafa Uçar'ın elde ettiği belgeler ışığında Salihli'nin gelişmesinde demiryolu hattının önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı.


Salihli’nin iki Karyeli (Yerleşim Yeri) önemsiz bir köy konumundan çıkıp, gelişmekte olan önemli bir kent durumuna gelmesine sebep olan Demiryolu hattı ile ilgili yeni bir belge buldum. Bu belgede bugüne kadar yanlış bildiğimiz ya da hiç bilmediğimiz yeni bilgiler var,sizinle paylaşıyorum;
      “İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve devamı demiryolu hattının yapım yetkisi 4 Temmuz 1863’te Edward Price adında bir İngiliz vatandaşına verilmiş,   bu yetki bir yıl sonra İzmir-Kasaba Demiryolu Şirketi’ne (Smyrna-Cassaba Railway Company) devredilmiş ve hat bu İngiliz şirket tarafından inşa edilmiştir. Bütün bu yetkiler, 1894’te Paris’te kurulan İzmir-Kasaba ve Uzantısı Demiryolları Şirketi’ne satılarak hattın denetimi Fransızların eline geçmiştir.
      İzmir-Kasaba Demiryolu Şirketi, İzmir’in Basmahane Garı’ndan 1864’te inşaat çalışmasına başlamış ve 20 Temmuz 1865’te İzmir-Menemen, 25 Ekim 1865’te İzmir-Manisa ve 22 Ocak 1866’da Manisa-Kasaba Demiryolu hattını hizmete açmıştır.

Osmanlı Bayındırlık Bakanlığı (Nafia Nezareti), ikinci bir anlaşma ile aynı şirkete demiryolu hattının Alaşehir’e kadar uzatma iznini vermesinden sonra başlayan inşa çalışmaları sonucunda, demiryolu hattı, 1 Mart 1875’te Salihli’ye ulaşmıştır. Salihli İstasyonu’nun resmi açılışı Zamanın Nafia Nezareti Nazırı (Bakanı) Ethem Paşa tarafından 13 Mart 1875, Cumartesi günü, saat 11.30’da yapılmıştır.”
     Burada bir saptama yapalım; bu güne kadar bize açılışı yapanın Mithat Paşa olduğu öğretilmişti, doğrusu Ethem Paşa imiş. “Peki, Mithat Paşa’nın hiç katkısı yok mu?” derseniz, yanıtını aşağıda, yazının devamında bulacaksınız.
        Şimdi de “Doğu Coğrafya Dergisi”nde yayınlanan “Manisa-Uşak Demiryolu Ulaşımının Yerleşim Yerlerine Katkısı” yazısından konu ile ilgili bilgilerimizi yenileyelim;
     “ ... hattın çoğunlukla yerleşim birimlerinin kenarından veya yakın bir yerden geçirildiği ve dolayısıyla istasyonların o dönemde genellikle yerleşim birimlerinin dışında yer aldığı görülür. Nitekim çalışmada ele alınan Çobanisa, Urganlı, Ahmetli, Sart, Salihli ve Eşme istasyonları, yerleşim birimlerinden nispeten uzak bir yerde inşa edilmişlerdir. Manisa-Uşak arasında demiryolu hattının inşasından 1950’lere kadar geçen dönemde; demiryolu ulaşımının nüfus, yerleşme, ekonomik faaliyetler ve askeri (özellikle Kurtuluş Savaşı döneminde) bakımdan önemli etkileri olmuştur.
       Demiryolu hattı, Gediz Ovası’nın güneyinde uzanan Bozdağlar’ın kuzey eteklerini takip etmiş, ovada elverişli iklim şartları altında yetiştirilen çeşitli tarım ürünlerinin toplandığı yerel merkezleri, İzmir Limanı’na ve oradan da dünyanın diğer bölgelerine bağlayan demiryolu güzergâhı üzerinde bulunan yerleşimler yoğunluk kazanmış, aldığı göçlerle nüfusları hızla artarak önemli gelişmeler meydana gelmiştir.
1957 Yılında Salihli'yerleşim haritası
         Bu merkezlerden biri olan Salihli, Manisa’ya demiryoluyla 66 km uzaklıktadır ve Bozdağlar’ın kuzey eteğinde, birikinti konileri üzerine kurulmuş, Gediz Havzası’nın önemli şehirleri arasında yer almaktadır. İzmir-Ankara ve Denizli-Akhisar karayolları üzerinde bulunan Salihli, Cumhuriyet döneminde nispeten hızlı bir şekilde gelişmiş ve nüfusu 1935’te 9.127 iken 1955’te 17.963’e, 1985’te 63.759’a,  2008’de 96.449’a ve günümüzde 160.000’e ulaşmıştır. Bugün Salihli, toplum hizmetleri, ticaret ve imalat sanayisinin önem kazandığı yöresel bir merkez özelliği taşımaktadır.
        Salihli, Osmanlı Arşivi’ndeki 1535 (H 935) Tarihli ve 148 Numaralı Tapu Tahrir Defteri’nde Sart Kazası’na bağlı bir köy olup, ismi Veled-i Salih (Salihoğlu) Karyesi şeklinde geçmektedir.   1833 yılının Ekim ayında buradan geçen Arundell, 50 haneli Salihli Köyü’nde bir pazarın kurulduğunu ve alışveriş yapmak için gelen 500 kadar kimseyle dolu olduğunu, hiçbir dükkânın bulunmadığını ve satıcıların ürünlerini yerde sergileyerek sattıklarını anlatmıştır.  Saruhan Sancağı’nın 1842 Tarihli Nüfus Yoklama Defteri’nde, Sart Kazası’na bağlı Salihli Köyü’nde, 52 hanede 87 Müslüman erkek nüfus belirlenmiştir.      Salihli, 1875’te demiryolu ulaşımının başlamasına kadar 50–60 haneli iki küçük karye (Yerleşim) den oluşmaktadır. Nitekim 1871’de, Sart Şer’iye Mahkemesi’ne ait Razlı Değirmeni ile ilgili bir belgede, Adala Kazası Sart Nahiyesi Salihli Mevkii şeklinde bir ifade yer almaktadır.
     Bu ifadeden Salihli’nin henüz nahiye veya kaza statüsünde bir yönetim görevinin olmadığı öğrenilmektedir. 1870-1875 yılları arası inşa edilen Demiryolu hattı, karyelerin birisinin yaklaşık 1 km güneyinden geçer güneybatısında, Seyran Tepe ve Çakallar Deresi (Deli Çay)’ne yakın diğer karyenin, kuzeyi bir topografyada inşa edilmiştir.  
        Demiryolu ulaşımının, Salihli’deki bazı ticari faaliyetler bakımından hissedilir gelişiminden sonra (1879’da) ilçe merkezi yapılarak, resmi daireler Adala’dan, Salihli’ye nakledilmiştir. Bir süre kervancıların konak yeri, Demirci, Borlu, Gördes, Adala ve Kula’nın da ihracat ve ithalat işlerinin yapıldığı bir merkez görevini üstlenmiştir. Aynı tarihlerde,  Kırım’dan gelen Tatarlar ve Kafkasyadan göçen Çerkezlerin Salihli’de iskân edilmesi gibi bazı gelişmeler yaşanmıştır.  Bu hızlı gelişimi ile Salihli, 510 haneye ve 3.091 nüfusa ulaştığı dönemde, İstasyon çevresindeki yerleşim artmıştır.
          Aydın Valiliği’ne atanan ve kısa bir süre (1880-1883) İzmir Valiliği yapan Mithat Paşa, Salihli’yi ziyarete geldiğinde İstasyon ve Kocaçeşme arasında yer alan ve kendi adını (Bugün Sevgi Yolu) taşıyan caddeyi açtırmış; etrafına çınar ağaşları diktirmiş, eski Karaman Otelinin (Bugün Karaman İşhanı) bulunduğu yere Hükümet binası yaptırmıştır. Mithatpaşa caddesi üzerindeki dikilen ağaçlar, 1956 yılında kesilerek yerine bugünkü çam ağaçları dikilmiştir. 1875 yılında, İstasyona dikilen çınar ağaçları Salihli tarihinin sessiz tanıkları olarak günümüze kadar ulaşmışlardır. Keli köyünden (Bugün aynı adı taşıyan bir mahalle) itibaren demiryolu hattının her iki tarafı da ağaçlandırılmıştır.
           Mithatpaşa Caddesi, ilk yapıldığında toprak zeminli olup her iki kenarından devamlı su akan arklar vardır. Hatta yaz günleri Belediye görevlileri bu sudan yararlanarak, toprak yolun tozunu önlemek için özel kürek ve süpürgeler ile gün boyu sulardı. Hükümet, Belediye, Askerlik Şubesi, Ziraat Bankası, PTT, Cezaevi gibi önemli kamu binaları ile kasabada bulunan en eski iki cami (Burhaniye Camii 1877, Hamidiye (Karaman) camii 1889) bu cadde üzerinde, yerleşimin yönünü güneybatıyı gösterir biçimde birbirine yakın tarihlerde inşaa edilmişlerdir.   
          Gezginlerden, Vital Cuinet,`”La Turquie d'Asie” adlı eserinde, 1894’te Salihli’den bahsederken, kasaba ile demiryolu istasyonu arasında yaklaşık 1 km kadar bir mesafenin olduğunu, ulaşımın 12 m genişliğindeki iki tarafı ağaçlıklı ve iki yanından su akan hendekli bir yolla sağlandığını, evlerin ve hanların bu yol kenarında inşa edildiğini aktarmaktadır. Aynı Cuinet, Salihli’nin nüfusunu 6318’i Müslüman ve 682’isi Rum olmak üzere toplam 7.000 olarak bildirmektedir.
      Kurtuluş Savaşı’nda Yunanlılar tarafından hemen tamamı yakılan Salihli, Cumhuriyetin ilk yıllarında planlı bir şekilde yeniden kurulmuştur.  Prof.Dr. Füsun Baykal’a göre, 1926’da çizilen 1/8000 ölçekli bir haritada, Salihli ile İstasyon arasında uzanan Mithatpaşa caddesi ve çevresinin artık dolmaya başladığı, yerleşme sahasında eski kopukluğun kalktığı izlenmektedir. Yine Baykal, kentin bulunduğu yerden güneybatıya gelişmesini sağlayan en büyük etkenin, kentin 1 km güneyinden geçen demiryolu olduğunu ve kentin uzun yıllar bu güneybatı- kuzeydoğu yönündeki konumunu koruyacağını belirtmektedir. “

         13 Mart 1875 tarihinde hizmete giren demiryolu bağlantısı Salihli’nin Manisa’ya, İzmir’e ve hatta Manisa makasıyla, Bandırma üzerinden vapurla İstanbul’a, yani Payitahta (Başşehir) bir kapı açmıştır.  Bu kapı Salihli’nin başta ekonomisi olmak üzere her yönden gelişmesine neden olmuştur.
İşletmeye açıldığı tarihten 1980 yılı ortalarına kadar bir sosyo-kültürel bir buluşma noktası olarak algılanan İstasyon ve civarı günümüzde şehir merkezinin hareketlenmesiyle eski gösterişli günlerinden uzak kalmaktadır. Ancak sıcak yaz günlerine İstasyondaki çınar ağaçlarının altında bulunan çay bahçelerinde çay içip serinliği yaşamak eskiler için hala geçerlidir.
        Tarihi boyunca, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Fahrettin Altay, Celal Bayar, Çerkes Ethem, Mithat Paşa, Hacim Muhittin Çarıklı, Şükrü Saraçoğlu, Adnan Menderes, Yunan Kralı Kostantin, İran Şahı Muhammed Pehlevi gibi tarihi kişileri, yolculukları sırasında misafir etmiştir.
       Fransızlar tarafından yapılan ve işletilen istasyon binası bir Fransız sömürgesi olan Senagal’li zenci Müslüman askerlerce Kurtuluş Savaşı süresince korunmaya alınmasına rağmen Yunan askerlerinin 5 Eylül 1922 günü kenti terk ederlerken yakmalarına engel olunamamıştır. İstasyon binası 1924 yılında Müteahhit Mühendis Fesçizade Mehmet Galip Bey tarafından aslına uygun olarak onarılmıştır. 2008 yılında da bakım gören gar binası özellikle geceleri renk ve ışık saçmaktadır.

                                                                                                                  Mustafa UÇAR
                                                                                                                Araştırmacı Yazar

26 Ağustos 2016 Cuma

EZOP’UN SARDES’TE YAŞADIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ?

ÜNLÜ FABL* YAZARI EZOP’UN SARDES’TE
YAŞADIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ?

Yıllardır Lidya ve Lidyalılar hakkında yaptığım araştırmaları burada sizinle paylaşıyorum; altın zenginlikleriyle ünlü bu “Bilge Ulus” Lidyalıların tarihlerinin de azımsanmayacak kadar zengin olduğuna tanık oluyorum. Lidyalıların dünyası baştanbaşa çözülmeyi bekleyen gizemlerle doludur. Her gün haklarında yeni bir şey öğreniyorum. Bu defa edebiyat alanında beni şaşırtan bir sonuca ulaştım, sözü uzatmadan yeni buluşumu aşağıya yazıyorum. Umarım okuyunca siz de şaşıracaksınız.

Yaşamı hakkında çok az şey bilinen ünlü antikçağ hikâyecisi Ezop (Yunanca: Aisopos),   anlatıldığı gibi bir hayal ürünü değil Lidya’nın başkenti Sardes’te yaşayan gerçek bir insandır:
  Kimilerine göre Sisam adası, kimilerine göre Trakya’da bir köyde doğan bir köylüydü. İkinci sahibi, Iadmon adında bir Lidyalı idi ve Ezop’a öğrenmedeki çabukluğunun, zekâsının, hazır cevaplığının bedeli olarak özgürlüğünü vermişti.
Ezop,  Aisopos
Antik çağ yazarları Ezop’un fiziki yapısının çok çirkin olduğunu yazar ve şöyle tanımlar; siyahımsı, kambur, kekeme,  bir boksör burnu ve bir üçgen kafa ile çarpık bacaklı…
 Özgürlüğünü kazandığı dönemde günlerini bir bilim, kültür, sanat merkezi olan Lidya Krallığının başkenti, zengin Sardes’e doluşmuş bilge ve düşünürlerin derslerine katılarak, kendisini geliştirerek geçirdi. 
Yaradılışında var olan zekâsı, hazır cevaplığı, zor sorunları bile aşmada gösterdiği örneklemeli çözümleri üretmesi aldığı bu derslerle daha da gelişti.
Zekâsı ve hazırcevaplığı son Lidya Kralı Karun’un (Croesos) kulağına gitti. Bazı yazarlar Kral Karun’u ziyaretinde Solon ile tanıştığını ve arkadaş olduğunu belirtirler.
Bir zamanların çirkin kölesi, şimdi Karun’un elçisi olarak şehirden şehre koşuyordu. Mısır’a, Babil’e gönderildi. Gittiği kentlerde halkın sorunlarını çözmek için öyküler anlatıyor, ilgi çekiyordu. Antik çağın ünlü bir siması olmuştu.
Görevli olarak, Delphi’deki kehanet evine Karun’un hediye olarak gönderdiği altınları götürdüğü bir gün, bilicilere verdiği yanıtlar ve Delphi halkına yaptığı konuşmalar beğenilmedi. Anlatılara göre: Delphi’deki biliciler kendilerini alaycı bir şekilde “Halkı soyan aç gözlü, dolandırıcılar” olarak eleştiren Ezop’un torbasına gizlice bir şişe altın koyarlar, tapınağın çıkışında üst araması yaparak yakalatırlar. Delphi halkına hakaret eden ve hırsızlık yapan Ezop’u teslim ederler.
Halk Kendisini döverek bir ders vermek istiyordu. Ezop etrafındaki çemberin darıldığını gördüğünde Delphi’deki uçurumun kenarına varmıştı. Kimi araştırmacılara göre Linç edilerek öldürülmektense kendisini uçurumdan atmayı tercih etti. Kimilerine göre ise halk tarafından linç edilerek uçurumdan atıldı.
 Delphi elçileri Karun’a “Gönderdiğin altınlardan ve hediyelerden çalıyordu, bu sebeple biliciler cezalandırdı” dediler, olayı anlattılar.
Delphoi  
Suçlu gösterilerek öldüğünden çabuk unutuldu. Ancak elçi olarak gezdiği şehirlerde anlattığı hikâyeler unutulmadı. Ezop’un masalları başlangıçta yazılı değildi. Yaşlılar bildik­leri masalları gençlere anlatır, bunlar kulaktan kulağa dolaşırdı. 
Öykülerinde eleştirici, sorgulayıcı bir tavır ve mantığın egemen olduğu görülmektedir. Anlatılan öykülerin çözümlemesi yapıldığında bunu anlayabiliyorsunuz. Anlatılan masalların insanları düşünmeye ve yorumlamaya davet ettiği açık. Arif olan anlar duygu ve düşünce­siyle hareket edilmiş, insanlığın durumu evrensel düzeyde tartı­şılmıştır.
 Filozof Sokrat’ın hapisteyken, Ezop’a ait bazı masalları koşuk biçimine getir­diği söylenir.  Masalların bilinen en eski derlemesi, İÖ. 4 yy. da Phaleros'lu Demetrios tarafından hazırlanmış, bu derleme daha sonra, İS birinci Yy. da Latince olarak Phaedrus, Yunanca olarak Babrios tarafından yeniden kaleme alınmıştır. "Ezop Masalları" daha sonra 17 yy. Fransız yazarı Jean de la Fontaine'in fabıllarına esin kaynağı olmuştur.
Bilim adamı ve Index derleyicisi Edwin Perry, 1965 yılında kaleme aldığı Ezop hakkında antik açıklamalarında, Karun dönemindeki olayların tümünü kabul eder ama Delphi’deki öldürülme olayına inanmadığını bildirir.
Roma dönemi kayıtlarının hemen hepsinde adından söz edilmekte, İÖ 620-500 tarihlerinde Sardes’te yaşadığı belirtilmektedir. 3 yy. şairi Callimachus ondan "Sardesli Ezop"   ve Tire doğumlu, Romalı yazar Cassius Maximus Tyrius   "Lidya adaçayı" diyerek eserlerinde söz ederler. Bu kanıtlar bile Ezop’un Sardes’te yaşadığına yeter. Halen toprak altında bulunan Lidya kayıtları gün yüzüne çıktığında Ezop hakkında daha çok bilgi ve belki öykülerine de ulaşacağımızı umuyorum.
Aristotales, Ezop'un yolsuzluktan yargılanan bir siyasetçiyi tilki ile kirpinin öyküsünü anlatarak nasıl savunduğunu şöyle anlatmıştır:
 Ezop mahkemede "Bir tilkinin, başı pirelerle derde girmiş, bir kirpi de onu pirelerden kurtarsın mı diye sormuş, tilki, 'Hayır, bu pireler doydu, artık fazla kan emmiyorlar. Onları kovalarsan, yerlerine yeni, aç pireler gelir' demiş", dedikten sonra, jüriye dönerek, sözlerini şöyle bitirmiş: "Dolayısıyla saygıdeğer jüri üyeleri, müvekkilimi cezalandırırsanız onun yerine onun kadar zengin olmayan birileri gelir ve sizi daha da beter soyar."

 KURT İLE AT
Kurdun biri bir tarladan geçiyormuş, boydan boya arpa görmüş. Kurt ne yapsın arpayı? Yiyemez ki! Bırakıp gitmiş.
Yolda Önüne bir at çıkmış. Onu görünce:
“Ben de seni arıyordum’ demiş; “şurada arpa buldum, ama yiyemedim, sana sakladım, bayılırım senin dişlerinin gıcırtısına. Gel, sen ye, ben de seyredeyim.”
At kanmamış bu sözlere: “Yahu,” demiş, “ben kurtları bilmez miyim? Sen arpa yiyebilseydin karnını doyurmak zevkini bırakır da kulaklarının zevkini düşünür müydün?” demiş.
Yaratılışlarından kötü olanlar, kendilerine iyilik ediyormuş gibi bir süs verseler de gene kimseyi kandıramazlar.

TİLKİ İLE ÜZÜMLER
Tilki çok acıkmış ve bir bağa girmiş. Üzümlerin iştah açıcı görüntülerine bakarak, karnını doyurmak İstemiş. Ancak, bir türlü yetişip de, o güzelim üzümlerden koparıp yiyememiş. Bu sefer de, “önemli değil canım, nasıl olsa hepsi ekşiydi” demiş.
Elde edemediğimiz bir şeyi kötülemek, çok kolaydır.

Mustafa Uçar
Araştırmacı-Yazar





* Fabl, öğüt ya da ders vermek için anlatılan, kahramanları hayvanlardan seçilmiş kısa bir öyküdür.

4 Ağustos 2016 Perşembe

PARA LİDYA’DA İCAT EDİLDİ



       Sonsuz ışıltısı, parlaklığı ve az bulunurluğu ile altın insanoğlu için daha ilk çağlarda değerli bir madendi. Ancak altın ilk zamanlarda sadece süs olarak kullanılıyordu. Altının paraya dönüşmesi M.Ö 670 yılında ve Lidya Krallığının başkenti Sardes’de gerçekleşti.
Dünyanın İlk Parası

         Günümüzde bu görüşü benimsemeyen çevreler hatta akademisyenler bulunmakta. Konuyla ilgili bilgilerimizi belgeler ile destekleyerek siz okurlarımızla paylaşalım; 
        Peter L. BERNSTEIN, “Altının Gücü"isimli kitabında “Herhangi bir maddenin para olarak kullanılabilmesi için, değeri tek başına yeterli değildir. Değeri olan birçok şey para yerine geçmez. Aslında en etkin para biçimleri, kağıt veya elektronik para gibi aksi halde önemli bir yarar sunmayacak nesnelerden geliştirilmiştir”der.
        Doğruluğunu kanıtlamak için bir kaç örnek de verir: “İngiltere’de ilk zamanlarda sığır ve köleler para yerine kullanılmaktaydı. Ortaçağda karabiberi para olarak kullanmak çok yaygındı. II. Dünya savaşından hemen sonra sigara para birimi olarak kullanılmıştır. Modern zamanlarda yararlı hiçbir nesne asla uzun süre para olarak kullanılmamıştı.
Altın ise tam aksine, son derece yumuşak doğası nedeniyle, her zaman kullanışsız bir metal olmuştur. Ayrıca toplamda yanlızca 125.000 ton altın bulunduğunu düşünürsek birçok alanda kullanılamayacak kadarkıt olduğunu açıkça görürüz.
       Ancak altının para olarak kullanılması, aynı amaç için kullanılacak diğer yararsız maddelerle karşılaştırıldığında açık bir üstünlüğe sahiptir. Asya'nın bazı bölgelerinde para birimi olarak kullanıldığı öne sürülen bir çeşit deniz salyangozu kabuğu ile kıyaslandığında altın belirgin biçimde dayanıklıdır ve parçalanmaz. Her altın parçası büyüklüğüne ya da küçüklüğüne bakılmaksızın dünyanın her yerinde yüksek bir değere sahiptir.Dahası her altın parçası ağırlığı ve saflığı ile değerlendirilir. Bu özellikleri sığırlara, kölelere, karabibere veya deniz kabuklarına uygulamak pek mümkün değildir.” açıklamasını getirir.
      Böylece altın insanoğlunun birikim ve ticaret hayatına ilk adımını atar. Genelde takas sistemi vardır ama altın küçük külçe ve şekillerle ticaretin vazgeçilmezidir. Burada da altının saflığı ve  ağırlığı sorun yaratıyordu. Her işlem için saflık testi yapmak ve altını teraziye koyup ağırlığını tartmak gerekiyordu.
      Sikke üretmek, tartı ve saflık testi gibi bıktırıcı işlerin üstesinden gelmek için zekice bir  buluştu. İşte ilk para diyeceğimiz sikkenin ortaya çıkması M.Ö 670 yılına rastlar. Anadolu hakkındaki tarih bilgilerini gerçeklerle mitolojik öykülerin karışımından oluşan “Tarih” kitabında, M.Ö 500 yıllarında Halikarnas’da(Bodrum) yaşamış Herodot’dan öğreniyoruz.
       Herodot, altının Lidyalılarca bulunmasını Dianysos ile Midas arasında geçen “Neye dokunursam altın olsun” öyküsünde anlatır. Öykünün sonunda Midas’ın altın büyüsünden kurtulduğunu ama yıkandığı Paktolos ırmağının altın akmaya başladığını, o kadar ki Lidyalıların kestikleri hayvan postlarını Paktolos ırmağına attıklarını ve yünler arasına doluşan altınları topladıklarını aktarır.
       Herodot bize Lidyalıların,  "Parayı icat eden, altın ve gümüş sikke kullanan ilk insanlar olduklarını ve ilk perakendeci tüccarların da onlar olduğu” bilgisini verir. Bugün Salihli ilçesi yakınlarında bulunan Sardes kentinde ilk pazar yerinin kurulduğunu, burada et ve tahıldan mücevher ve müzik aletlerine kadar geniş ürün çeşitlerinin satıldığını anlatır.Herodot bu satıcılar için “Kaphloi (Kapelot) sözcüğünü kullanır. Yunan argosunda “büyük şapkalı adam” anlamına gelir ama modern deyişle “seyyar satıcı, işportacı” denilebilir.
Lidyalıların para ve ticareti geliştirmeleri rastlantı değildi. Başken Sardes, altın dolu alüvyon toprağı ile akan Paktolos (Günümüz Sart çayı) ırmağının kenarında kurulmuştu. Zekice buluşlarından biri de siyah renkli “mihenk taşı”dır ve altının saflığını test etmede kullanılır.
         M.Ö 7. yüzyıl başlarında basılan ilk para fasulye tanesi şeklindeki “electrum” madeninin topaklarındandı ve adına ‘elektrum’ yada  ‘dump’deniyordu. Dumplar 7.2 gr. Gelen ağırlıkları ve boyutları ile kolayca el değiştirilemiyordu. Üstelik üzerlerinde değerlerini belirten bir damga da yoktu sadece kralın mührü vardı.
     
Ardys dönemi para
 Kral Gyges, para konusunda bir devrim yaparak özel kişilerce para basımını yasaklamış ve dump basımı üzerinde devlet tekeli oluşturmuştu. Gyges’den sonra tahta çıkan Ardys daha etkin bir para sistemi geliştirdi.
     Ardys, Elektrum paraların üzerine, Gyges’in Mermnand hanedanı için hazırlattığı “aslan başı” logosunu bir yüzüne, diğer yüzüne de paranın değerini belirten semboller işletmişti. Para icadı üzerinden 50 yıl gibi bir zaman geçtikten sonra tek tip, yuvarlak ve düzgün bir şekle kavuşmuştu. Ancak para, hâlâ saf altın veya saf gümüşe dönüşememişti. Bu sorunu da Lidyanın son Kralı ünlü Krezüs çözecekti.
    Krezüs tahta geçtiği M.Ö 575 yılında para ve mutluluğun birbirinden ayrılmaz olduğuna inanmıştı. Zenginliğin çekiciliği ve kralların desteklerini alan bilim adamları, sanatçılar başkent Sardes’de bilime,kültüe ve sanata katkıda bulunmaya başlamışlardı. Ergime ısısının keşfinden sonra electrum topaklar artık saf altın ve gümüşe dönüştürülüyordu. Kral bununla da yetinmemiş dolaşımdaki eski paraları toplatıp yenileri ile değiştirdi. Topladığı Elektrumları ise eritip saflaştırdı.
   
 Kral Krezüs sikkelerin ön yüzüne Hanedanın ve Krallığın logoları olan aslan başı ve boğa başlarını kabartma şeklinde resmetti. Arka yüzde paranın değerini gösteren, numizmatik tekniğinde, dik dörtgen ve kare biçiminde çukur işaretler bastırdı. En önemlisi yeni sikkelerin sınıflandırma ve ağırlıklarını eski sikkelere olabildiğince uygun biçimde yapmış bu yeni sınıflandırmaya “stater”denmişti.
      Halk arasında Krezüs parası anlamına gelen “Croiseios” adı ile anılmaya başladı. Croiseioslar üçte bir anlamına gelen “Trite”,altıda bir anlamında “Hekle” ve onikide bir anlamında “Obol” olarak üç birim değerleri taşıyordu. Krezüs’ün reformları tamamlandığında dünyanın ilk imparatorluk para birimi ortaya çıkıyordu.
       Bazı bilimadamları Lidya’da para basımının M.Ö 700 yılından önce hatta 50 yıl daha önce ortaya çıktığına inanırlar. Herodot bu tarihi M.Ö 687 olarak yazmıştır. 
          1951 yılında Efes antik kentinde çalışan bir grup arkeolog, M.Ö. 60 yılında inşa edilen Artemis Tapınağı kalıntılarından 3000’den fazla Lidya sikkesi buldu. İçlerinde damgalanmamış dump’lar, aslan başı basılı sikkeler buldular. dİkkatli bir inceleme, ilk gerçek sikkelerin M.Ö 635 civarına uzandığını doğruladı. Bu buluş aynı zamanda Herodot’un haklı olduğunu da kanıtladı.

Mustafa UÇAR
Araştırmacı Yazar



20 Temmuz 2016 Çarşamba

ÇOK YAKINDA YENİ YAZILAR BURADA

Araştırmacı Yazar Mustafa Uçar'ın yaptığı araştırmaların sonucu ilginç bilgiler kısa sürede blogumuzda yayınlanmaya başlıyor.
Bizi okumaya devam ediniz...

TARİH, DOĞA VE SAĞLIKLA HARMANLANMIŞ BİR KÖY: ÇAMUR HAMAMI KÖYÜ

        Çamur Hamamı köyü, Antik çağın kutsal Tmolos, günümüzün Bozdağ’ının kuzey eteklerinden birine kurulmuş bir köy. Bulunduğu noktadan sağınıza, doğuya doğru baktığınızda, antik çağın Katakekumene (Yanık Topraklı Yer), günümüz Kula Volkanik alanını görüyorsunuz. Bakışlarınızı batıya doğru çevirdiğinizde, önünüzde yine antik çağın Hermos, günümüz Gediz ovası bütün ihtişamı ile uzanıyor. Kuzeybatıya doğru ise görüntünüze kızılçam, zeytin ve çeşitli meyve ağaçları ile bezenmiş bir tepe geliyor. Tepenin üzerinde dünyanın en eski akropollerinden, Lidya Krallığının başkenti Sardes kentinin sur duvarları size göz kırpıyor. 
Çamur Hamamı Köyü
         Tarih bunlarla da kalmıyor. Kaplıcanın önünden Şirinyer köyüne giden yolu takip ettiğinizde, yaklaşık 700 metre sonra tarihin ünlü Paktalos ırmağının üzerine varıyorsunuz. Üzerindeki köprüden güneye baktığınızda, önünüzde suyun kaynağına kadar gittiği söylenen dar ama etkileyici bir kanyonun derinliğini görüyorsunuz. Köprünün kuzey tarafında ise yerel halkın “Şelale” ya da “Kazan” dediği, suyun görsel ziyafet sunduğu çağlayan bulunuyor. Binlerce yıldır akmasıyla suyun kayalar üzerinde açtığı doğal yollar ve havuzcuklar buraya niçin Kazan dendiğini açıklıyor.
1910 yılında şelale
          Anlatılanlara göre antik çağda şelalenin suyu daha fazlaymış ve Paktalos ismini bu özelliğinden alırmış. Lidya dilinde Paktalawa “Dik yamaçtan çıkan su yeri” anlamını taşıyor. Arşivimde bulunan 1910 tarihli bir fotoğrafta suyun ne kadar çok aktığı görülüyor ki, ikibin yıl önce nasıl aktığını hayal bile edemiyorum. 
2016 yılında Şelale


           Yeri gelmişken, henüz yaygın olmayan önemli bir açıklamayı da biz yapalım. Bu şelale aslında bir mitolojik bir öyküde yer almaktadır. Tarihçi Herodot, bu öyküyü ünlü tarih kitabında şöyle aktarıyor: “Şarap, eğlence ve tiyatro Tanrısı Dianisos, Satir denilen arkadaş grubuyla Kutsal Tmolos dağlarında yer, içer, eğlencelerle dolu gezintiler yapar. Böyle geçen günün birinde satirlerden biri olan Silenos içkiyi fazla kaçırır, ormanda ağaçlardan birinin altında sızar kalır. Bir süre sonra kendine geldiğinde bakar ki Tanrı ve arkadaşları gitmiş, onlara yetişmek üzere dağda koşmaya başlar ama henüz ayılmamıştır, bir taşa ayağı çarpar ve yardan aşağı düşer. Köylüler yaralı halde buldukları Silenos’u o sıralar Sardes’de bulunan Kralları Midas’ın konutuna götürürler. Midas, Silenos’u tedavi ettirir, iyileştiğinde Tanrı Dianisos’a götürür. Tanrı, kralın bu hareketinden memnun olur ve Midas’a:’Dile benden ne dilersen!’ der. Midas fakir bir kraldır, hemen: ‘Neye dokunursam altın olsun, ey yüce Dianisos!’yanıtını verir. Dianisos gülümser ve:’Dileğin şu andan itibaren gerçekleşti, çekilebilirsin’der. Midas, Tanrının huzurundan çıkar çıkmaz hemen bir denemede bulunur; yerden bir taş parçası alır, taş hemen altına dönüşür. Mutluluktan uçar bir halde sarayına ulaşır. Karısına kazandığı hüneri anlatmak için yanına gider ama karısına dokunduğunda altına dönüştüğünü görür. Karnı acıkmıştır. Yiyeceklere, içeceklere dokunur hepsi altındır artık. İşte o zaman yaptığı hatayı anlar ve Tanrının huzuruna tekrar çıkar. Dianisos’a:’Ben bir hata işledim ey yüce Tanrı! Zenginlikten vazgeçtim. Beni eski halime döndür..’diye yalvarır. Dianisos cevaben: ‘Artık ben sana bir şey yapamam ama bu büyüden kurtulman için Paktalos Irmağında yıkanacaksın. İşte kurtuluşun buna bağlı’der. Midas çaresiz Paktalos ırmağındaki çağlayanda yıkanır ve büyüden kurtulur.”
              Ve Herodot bu hikâyeyi şu cümlelerle bitirir: “ İşte o gün, bugündür Paktalos ırmağı altın akar. Öyle ki halk kestikleri hayvanların postlarını bu ırmağa atar ve yünlerinin arasındaki altınları toplayıp zengin olurlar.” 
          Herodot’un sözünü ettiği ırmak ve çağlayan burasıdır ama belki üzerinden ikibin sene geçtiği için ırmak artık altın parçaları taşımıyor. Ancak bu alanın çevre düzenlemesi yapılır, turizme açılırsa belki Lidya döneminin altınlarını taşımaz ama bir o kadar döviz kazancı getirebilir. 
       Çamur hamamı köyü, çam, zeytin ve meyve ağaçları, endemik bitki çeşitleri ile harmanlanmış doğası, bol oksijenli havası, içimi güzel kaynak suları, Pazar günleri kurulan köylü pazarı, en önemlisi antik çağdan bu yana insanlığa sağlık açısından hizmet vermeye devam eden termal suları ile de görülmeye, konaklamaya değer bir köydür. Üstelik İzmir’e 90 Km mesafede. Haydi, bu hafta sonunu Çamur Hamamı Köyünde konaklama yapın, inanın yeni haftaya sağlık ve enerji yüklenerek başlayacaksınız.

    Mustafa Uçar
 Araştırmacı Yazar