18 Temmuz 2018 Çarşamba

DÜNYANIN EN ESKİ TİYATROSU SARDES’DE

           Birçok araştırmacı, tiyatronun doğuşu hakkında şunları söyler;   “Tiyatro ilk kez İÖ 6. yüzyılda Yunan toplumunda dinsel törenden özerkleşerek bir sanat türü haline geldi; dinsel ya da pratik ölçütlerle değil, estetik ölçütlerle değerlendirilen bir "oyun" a dönüştü. Yunan toplumunda tiyatronun öncülü, şarap, bereket ve bitkiler tanrısı Dionysos'u kutsamak için yapılan Bacchanolia şenliklerinde bir koronun söylediği “dithyramboy” şarkılarıydı. Koro, bu şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır değişikliğinden yararlanıyordu. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis, koronun karşısına, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu koydu. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri denenebiliyordu. İÖ 534'te Atina'daki ilk tiyatro şenliğinde, Thespis'in bir tragedyası ödül kazandı. Bu tarihten sonrada tragedyalar Dionysos şenliklerinin bir parçası olarak gelenekselleşti.”
Günümüzde Sardes Tiyatrosunun görünümü
        Doğruluğu tartışılır. Günümüzde yapılan birçok kazı, bize ezberletilen “Eski Yunan bilgilerini” yeni bilgilerle değiştirmemizi sağlıyor. Yukarıda tiyatronun başlangıcı bile Eski Yunan’a atfediliyor. Oysa şarap, bereket, bitkiler Tanrısı diye belirtilen mitolojik Tanrı Anadolu, Çal/Denizli doğumlu “Baccha”dır ve Lidya’da yaşamıştır. Yukarıdaki anlatımda Yunan toplumunun Dionysos’u kutsama amacı ile yaptıkları şenliklerin adı dikkatinize sunuyorum: Bacchanolia sözcüğü Baccha’nın,  Baccha’ya ait olan anlamındadır.
        Tarih ve arkeoloji meraklıları bilirler, Eski Yunanın Dionysos dediği Tanrı aslında Lidya Tanrısı Baccha’dır. Yani Lidyalılar şarap, bereket ve tiyatro Tanrısına kendi dilleri olan Lidçede Baccha derlerdi. Antik çağda, Lidya’dan ayrılarak günümüz İtalya’sında, Etrüsk devletini kuran halk da aynı Tanrıya Bacchus demiştir. Kısacası Dionysos Anadoluludur ve Lidyalı olduğu tartışılamaz. Lidya Krallığı İÖ 546 yılında, Persler tarafından tarihten silindi. Atina’da ilk tiyatro şenliklerinin yapılması ise İÖ 534; yani Lidyalılardan 12 yıl sonra..
        Durum böyle olunca ilk tiyatronunda Sardes’de kurulmuş olması düşünülmelidir. Gerçekten de Sardes’de, toprağın altından gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir tiyatro var.   Geçen yıllarda kazısına başlanan Sardes Tiyatrosunun kazılan bölümünün üzeri kapatılarak kazı yarım bırakılmıştır. Kazı yapan heyete nedeni sorulduğunda “Seyirci teraslarındaki mermerlerin daha önce halk tarafından ev yapımında kullanmak için alındığından görüntünün güzel olmayacağı, restorasyon yapılması için zamana ihtiyaç duyulduğundan şimdilik bu halde bırakıldığı”söylenmektedir.
Battista’nın 1750 yılında yaptığı resim
       Sardes tiyatrosunun İÖ 215 yılında var olduğunu Bergama kralı III. Antiokhos’un askerlerinin tiyatro sur duvarlarına tırmanarak şehre saldırdığını, Polybios’un yazdığı tarih kitabından öğreniyoruz.  
Battista'nın çizdiği harita
       Yaklaşık 20 bin kişi alabilecek büyüklükteki tiyatro, 136m. X 70m.  lik bir alanı kaplıyor. İS 17 de yaşanan büyük depremden sonra yıkılan tiyatro Romalılar tarafından onarılmıştır.Günümüzde gördüğümüz daire şeklindeki Seyirci salonunun iki yanını destekleyen sarı renkli büyük taştan örülme duvarlar, Roma dönemine aittir. Sardes tiyatrosunun önemli bir bölümü arkasında bulunan yamaçtan kayan toprağın altındadır. Tiyatroda seyirci oturma yerleri bile henüz kazılmamıştır.Tiyatronun hemen önünde, doğu-batı yönüne uzanan tonozların varlığından Roma dönemine ait bir Stadyumun da  var olduğunu anlıyoruz.
      Tiyatroya ait ilk görseli de 1750 yılında, Sardes’i gezen Giovanni Battista Tiepolo, bilinen diğer adlarıyla Gianbattista veya Giambattista Tiepolo (5 Mart 1696 - 27 Mart 1770), Venedikli ressam ve baskı sanatçısı, suluboya ile yapmıştır.Battista’nın Sardes’de ciddi incelemeler yaptığını çini mürekkep ile çizdiği Artemis Tapınağı resmi ve belkide Sardes’in ilk topografyasını çıkardığını not defterindeki çizimlerde görüyoruz.

      Dünyaca ünlü olması gereken Sardes Tiyatrosunun da farkında olmadığımız için yeterli tanıtımını maalesef yapamıyoruz. Salihli dinamiklerinin bir araya gelerek, tarihi, kültürel, doğal değerlerimize sahip çıkacağımız günlerde buluşmak dileği ile…

Mustafa UÇAR

26 Nisan 2018 Perşembe

EZOP’UN SARDES’TE YAŞADIĞINI BİLİYOR MUSUNUZ?


Yaşamı hakkında çok az şey bilinen ünlü antikçağ hikâyecisi Ezop (Yunanca: Aisopos),  tanıtıldığı gibi bir hayal ürünü değil, Lidya’nın başkenti Sardes’te yaşamış bir öykü anlatıcısıdır.
  Ezop, kimilerine göre Sisam adası, kimilerine göre Trakya’da bir köyde doğan köle bir köylüydü. İkinci sahibi, Iadmon adında bir Lidyalı idi ve Ezop’a öğrenmedeki çabukluğunun, zekâsının, hazır cevaplığının bedeli olarak özgürlüğünü vermişti.

Antik çağ yazarları Ezop’un fiziki yapısının çok çirkin olduğunu yazar ve şöyle tanımlar; “siyahımsı, kambur, kekeme,  bir boksör burnu ve bir üçgen kafa ile çarpık bacaklı…”
 Özgürlüğünü kazandığı dönemde günlerini bir bilim, kültür, sanat merkezi olan Lidya Krallığının başkenti, zengin Sardes’e doluşmuş bilge ve düşünürlerin derslerine katılarak, kendisini geliştirerek geçirdi.  
Yaradılışında var olan zekâsı, hazır cevaplığı, zor sorunları bile aşmada gösterdiği örneklemeli çözümleri üretmesi aldığı bu derslerle daha da gelişti.
Zekâsı ve hazırcevaplığı son Lidya Kralı Karun’un (Croesos) kulağına gitti. Bazı yazarlar Kral Karun’u ziyaretinde Solon ile tanıştığını ve arkadaş olduğunu belirtirler.
Bir zamanların çirkin kölesi, şimdi Karun’un elçisi olarak şehirden şehre koşuyordu. Mısır’a, Babil’e gönderildi. Gittiği kentlerde halkın sorunlarını çözmek için öyküler anlatıyor, ilgi çekiyordu. Antik çağın ünlü bir siması olmuştu.

Görevli olarak, Delphi’deki kehanet evine Karun’un hediye olarak gönderdiği altınları götürdüğü bir gün, bilicilere verdiği yanıtlar ve Delphi halkına yaptığı konuşmalar beğenilmedi. Anlatılara göre: Delphi’deki biliciler kendilerini alaycı bir şekilde “Halkı soyan aç gözlü, dolandırıcılar” olarak eleştiren Ezop’un torbasına gizlice bir şişe altın koyarlar, tapınağın çıkışında üst araması yaparak yakalatırlar. Delphi kâhinleri, kendilerine hakaret eden ve hırsızlık yapan Ezop’u tutucu Delphi halkına hedef gösterdi.
Halk Kendisini döverek bir ders vermek istiyordu. Ezop etrafındaki çemberin darıldığını gördüğünde Delphi’deki uçurumun kenarına varmıştı. Kimi araştırmacılara göre Linç edilerek öldürülmektense kendisini uçurumdan atmayı tercih eder, kimilerine göre ise halk tarafından linç edilerek uçurumdan atılır.
 Delphi elçileri Karun’a “Gönderdiğin altınlardan ve hediyelerden çalıyordu, bu sebeple biliciler cezalandırdı” dediler, olayı anlattılar.
Suçlu gösterilerek öldüğünden çabuk unutuldu. Ancak elçi olarak gezdiği şehirlerde anlattığı hikâyeler unutulmadı. Ezop’un masalları başlangıçta yazılı değildi. Yaşlılar bildik leri masalları gençlere anlatır, bunlar kulaktan kulağa dolaşırdı.  
Öykülerinde eleştirici, sorgulayıcı bir tavır ve mantığın egemen olduğu görülmektedir. Anlatılan öykülerin çözümlemesi yapıldığında bu kolayca anlaşılıyor. Herkesin bildiği “Ağustos Böceği ve Karınca” öyküsünde olduğu gibi, anlatılan masalların insanları düşünmeye ve yorumlamaya davet ettiği açık. Arif olan anlar duygu ve düşünce siyle hareket edilmiş, insanlığın durumu evrensel düzeyde tartı şılmıştır.
 Filozof Sokrat’ın hapisteyken, Ezop’a ait bazı masalları koşuk biçimine getir diği söylenir.  Masalların bilinen en eski derlemesi, İÖ. 4 yy. da Phaleros'lu Demetrios tarafından hazırlanmış, bu derleme daha sonra, İS birinci Yy. da Latince olarak Phaedrus, Yunanca olarak Babrios tarafından yeniden kaleme alınmıştır. "Ezop Masalları" daha sonra 17 yy. Fransız yazarı Jean de la Fontaine'in fabıllarına esin kaynağı olmuştur.
Bilim adamı ve Index derleyicisi Edwin Perry, 1965 yılında kaleme aldığı Ezop hakkında antik açıklamalarında, Karun dönemindeki olayların tümünü kabul eder ama Delphi’deki öldürülme olayına inanmadığını bildirir.
Roma dönemi kayıtlarının hemen hepsinde adından söz edilmekte, İÖ 620-500 tarihlerinde Sardes’te yaşadığı belirtilmektedir. 3 yy. şairi Callimachus ondan "Sardesli Ezop"   ve Tire doğumlu, Romalı yazar Cassius Maximus Tyrius   "Lidya adaçayı" diyerek eserlerinde söz ederler. Bu kanıtlar bile Ezop’un Sardes’te yaşadığına yeter. 
Halen toprak altında bulunan Lidya kayıtları gün yüzüne çıktığında Ezop hakkında daha çok bilgi ve belki öykülerine de ulaşacağımızı umuyoruz. Yazımızı, Ezop’un ne kadar zeki olduğunu gösteren, kısa bir örnek öyküsü ile bitirelim.
  KURT İLE AT
Kurdun biri bir tarladan geçiyormuş, boydan boya arpa görmüş. Kurt ne yapsın arpayı? Yiyemez ki! Bırakıp gitmiş.
Yolda Önüne bir at çıkmış. Onu görünce:
“Ben de seni arıyordum’ demiş; “şurada arpa buldum, ama yiyemedim, sana sakladım, bayılırım senin dişlerinin gıcırtısına. Gel, sen ye, ben de seyredeyim.”
At kanmamış bu sözlere: “Yahu,” demiş, “ben kurtları bilmez miyim? Sen arpa yiyebilseydin karnını doyurmak zevkini bırakır da kulaklarının zevkini düşünür müydün?” demiş.
Yaratılışlarından kötü olanlar, kendilerine iyilik ediyormuş gibi bir süs verseler de gene kimseyi kandıramazlar.

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar




6 Nisan 2018 Cuma

SALİHLİ'DE DİNAMİTLENEN VE YAKILAN CAMİLERİMİZİN ÖYKÜLERİ

 Kentimizin Osmanlı döneminde yapılan camileri, maalesef Kurtuluş günümüzde Yunan tarafından ya dinamitlenmiş ya da yakılmıştır. İlk cami olarak bilinen Burhaniye (Kocaçeşme) camisidir ve bugünkü yerinde 1877 tarihinde Hacı Müftü olarak bilinen bir eşraf tarafından yaptırılmıştır.
Kocaçeşme Burhaniye Cami sadece Minaresi sağlam kalmış

Burhaniye cami, su basmanı yani temel dolgusu, Gümüş çayından getirilen taşlarla yapılmış, duvarları ise kerpiç dediğimiz, pişmemiş çamur ve saman karışımından malzemeden inşa edilmiştir.
Bu camimizin yapım öyküsü olarak bir şehir efsanesi vardır ama hikâyenin aslı Turgutluda geçmiştir. Bu öyküyü araştırmacı Nebi Yıkaroğlu’nun anlatımından aktaralım;
 “1893 tarihinden itibaren Mehmet Efe ortalığı kasıp kavurmaya başlar. Zamanla Aydın ve çevresinde “Çakırcalı Mehmet Efe” adıyla nam salar. Menderes vadisinin tüm orta çığırını Turgutlu ve Salihli’yi egemenliği altına alır.  Efe, Kaya Köyde Rum inşaat ustalarına bir konak yaptırtır. Ne var ki daha sonra Turgutlu kaymakamı olacak olan Ahmet Şakir Bey, Ödemiş’te bulunduğu dönemde efenin Kaya Köy’de bulunan evini yaktırır. Bu nedenle efe kaymakama aşırı kinlenir. Efenin kininden korkan Kaymakam Ahmet Şakir tayinini Turgutlu’ya çıkartır. Ancak Çakırcalı’dan kurtulamaz, Efe kendisinden Kasabada bir kız Rüştiyesi ve bir de cami yaptırmasını ister.
Hamidiye Cami tavanı yangın sonunda çökmüş

O tarihlerde hükümet kuvvetleri Kasaba’da oldukça fazladır ve Turgutlu’ya girip çıkmak o kadar kolay değildir. Efe bir gün Sart ılıcaları civarında görünüp, Turgutlu ve Salihli’de bulunan zaptiyeleri üzerine çeker. Adamları zaptiyelerle müsademe ederken kendisi kızanlarından bir kaçı ile Turgutlu’ya gelir. Kaymakamı tehdit eder ve okul ile cami bu şekilde yapılır.
  Bugün Turgutlu'da Piyaleoğlu Caddesi’ndeki Çakıcı cami, 1906 yılında, Çakıcı Mehmet Efe’nin emriyle, o dönemki Kasaba Kaymakamı Şakir Bey tarafından yaptırılmıştır. Önceleri “Kaymakam Camii” diye de anılan bu cami, bugün Çakıcı Camii adıyla bilinmektedir... “
  Yunan, 5 Eylül 1922 günü kentimizden çekilirken, ne yazık ki Burhaniye Camini dinamitle havaya uçurmuştur. Orijinal binadan günümüze sadece Minaresi kalmıştır.
Burhaniye Cami, Aksekili Hacı Abdullah ve hayırsever diğer hemşerilerimizin maddi katkıları ile 1949 ve 1953 yılları arasında yeniden inşa edilmiştir. 1980’li yıllarda da restore edilip, çevre düzenlemesi yapılmıştır.
Salihli Rüştüyesi yangından nasibini almış

Yunan’ın çıkardığı yangından nasibini alan bir başka cami, aslında o yıllardaki çarşının göbeğinde kalan ve pazarcı esnafının katkıları ile 1885 yılında, eski mezarlığın köşesinde, ahşap ve kâgirden inşa edilen Çarşı Mescididir.  
 O yıllarda “Orta Cami” olarak da anılan, Mescit, 1930 yılında, Necati beyin önderliği ve halkın bağışları ile Çarşı cami olarak tekrar inşa edilip ibadete açılmıştır.
Aslında, Yunanın çıkardığı yangınlardan tüm şehir etkilenmiştir. Daha önceki yazılarımızda bahsettiğimiz Hamidiye Camisinin kubbe şeklindeki, kurşunla kaplı tavanı da, 5 Eylül 1922’de, Yunanın çıkardığı yangın sonucu çökmüştür.
Yunan, Kocaçeşme mahallesinden, İstasyona çekilirken şehrimizin özellikle Mithatpaşa Caddesine yakın önemli ev ve işyerlerini de “Yangın Mangaları” tarafından ateşe vermiştir.
Bugünkü Turgutbey İş Hanının bulunduğu yerde öğrenim veren “Salihli Rüştiye’si” de yangından nasibini alan eğitim kurumumuzdu.
İşgal ettikleri günden, kaçtıkları güne kadar, Karargâh Binası olarak kullandıkları Kuşçubaşı Köşkünü de dinamitlemeyi unutmadılar.
Yangından sonra Salihli

Şehrin neredeyse 3/2’si yangınlar sonucu oturulamayacak halde, halk sokaklarda aç ve perişandı. Son yaktıkları bina da İstasyon, Gar binasıdır. Salihli yangını yaklaşık 42 saat sonra Mustafa Kemal’in askerleri ve halk tarafından güçlükle söndürülebilmiştir.
Bir daha benzer günler yaşayıp, görmememiz dileği ile iyi haftalar…

Mustafa Uçar



30 Mart 2018 Cuma

KURTULUŞ SAVAŞINDA SALİHLİ’DE KALAN UÇAK FİLOSU


Vecihi HÜRKUŞ Kendi İmal Ettiği Uçak ile













Kurtuluş savaşı sırasında kara harekâtları ile ilgili birçok roman ve makale yazılmış olmasına karşın hava harekâtlarını anlatan yazılar çok azdır. Bu yazımızda o zamanın deyimi ile Tayyarecilerimizin Batı Cephesinde, İzmir’e doğru yaptığı görevlerinin sadece Uşak ile İzmir arasındaki son bölümünü belgelerden alıntılarla bahsedeceğiz.
            “4 Eylül 1922 sabahı 08.30'da Afyon'dan havalanan üç av ve beş keşif uçağı on dakika ara ile Uşak meydanına indi. Ancak, yer destek malzemeleri (Yağ, benzin, yedek parça) henüz Uşak'a varamamıştı. Bu yüzden uçakların yapacakları keşif uçuşları gecikmeye uğradı. Bu nakil sırasında üçbuçuk ton uçak benzini yolların bozuk oluşu ve trafik tıkanıklığı yüzünden Afyon'dan Uşak'a ancak 24 saatte getirebildi.
Kurtuluş Savaşı Hava Filomuzdan Bir Tayyare
             Kara nakliyatı kamyonların eski olmaları nedeniyle çok zorlaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndan kalma demir tekerlekli kamyonlar, yollardaki köprüler geçişe uygun olmadığından Dumlupınar'dan ileriye gidemiyordu. Bu durum karşısında Bölük Komutanı Binbaşı Fazıl'ın Bölüğünün savaş gücünü kaybettiğini ısrarla rapor etmesine rağmen, üst komutadan kimse yardımcı olamıyordu.
             Bölükteki 15 pilot ve rasıt (Sonradan yetiştirilmiş) pilot, Uşak'taki uçakları çalışır tutabilmek için makinist gibi çalışıyordu. Civarda başıboş Yunan askeri dolaştığından, herhangi bir sabotajı önlemek için de sıkı güvenlik tedbirleri alınmıştı.
            5 Eylül 1922 günü Uşak, Alaşehir arasında keşfe çıkan uçağın motoru arızalandığından Karakuyu civarında mecburi iniş yaptı. Tamiri biten bir keşif uçağı da Afyon'dan Uşak'a uçarak getirildi.
Kahraman Havacılarımız
            8 Eylül 1922 günü Cephe Uçak Bölüğüne; çekilmekte olan Yunan birliklerinin Manisa, Nif (Kemalpaşa), Torbalı bölgesindeki durumunun tespit edilmesi ve dönüşte uçakların Alaşehir veya Salihli'ye inmesi emredildi. Yer destek ve bakım teçhizatı da bu amaçla Salihli'ye nakledildi. Cephe Uçak Bölüğü Salihli'nin kuzey-doğusuna 10 kilometre mesafedeki Dureselli Köyü yakınında hazırlanan meydana intikal etti. Böylece bölük İzmir'e daha çok yaklaşmış olacaktı. Aynı gün Türk birlikleri İzmir'e doğru ilerliyordu. Fakat uçak bölüğünün ağırlıkları Salihli'ye taşınamamıştı. Alaşehir ve Salihli'de birer meydan hazırlanması için bölgelere askeri birlik gönderildi.
            9 Eylül 1922 günü Türk birlikleri İzmir'e girerken, Uşak'tan kalkan iki keşif ve bir av uçağı sabah 07.30'da Salihli meydanına iniyordu. Bölük o gün sekiz sorti (Dalış) yapmıştı.
 10 Eylül 1922 günü keşif yapılmadı. Yüzbaşı Fazıl'ın 26 Ağustos'ta düşürdüğü Yunan uçağının tamiri 11 Eylül 1922'de tamamlanmıştı. Breguet-14 B2 tipi Garipçe isimli keşif uçağı da, Uşak'taki iki Spad-XIII av uçağı ile birlikte Salihli'ye geldi.
            11 Eylül 1922'de; Uşak'ta bulunan Cephe Bölüğünün malzeme ve ağırlıkları demiryollarının özellikle köprülerin Yunanlarca tahrip edilmesi nedeni ile kamyonlarla Salihli'ye gönderildi. Ayrıca Uşak'taki gayri faal (Çalışamaz) durumda bir Breguet, bir Albatros-C XV ve bir De Havilland-9 uçağı bırakıldı.
           13 Eylül 1922'de Bölüğün Salihli meydanından İzmir'e intikali (Ulaşması) emredildi. 13 Eylül 1922 günü iki keşif uçağı İzmir'e gitmek için havalandı, fakat motor arızası nedeniyle uçaklar tekrar Salihli'ye geri döndüler.
           Salihli'ye ulaşabilen Bölük Komutanı Binbaşı Fazıl, Seydiköy/İzmir'deki Gaziemir meydanının durumunu bilmediği ve üst makamlardan da bilgi alınamadığı için İzmir'e keşif amacıyla personel göndermişti. Bu personelden de henüz bilgi sağlanamamıştı.
          14 Eylül 1922'de verilen emirle Sivil Pilot Vecihi'nin Gaziemir/İzmir meydanına gitmesi, daha sonra gelecek uçaklar için meydanın hazırlanması emredildi. Sivil Pilot Vecihi (Hürkuş) o gün gördüklerini şöyle anlatmıştı. "Kızılçullu istasyonunu görünce bende bir heyecan ve kuşku yarattı. Gördüğüm meydan uçaklarla dolu idi. Biraz daha yaklaşınca bunların Yunan kokartlı olduklarını ve düzensiz bir şekilde bırakılmış bulunduklarını gördüm. Yunan pilotları uçarak kaçmak yerine sandalla kaçmayı tercih etmişlerdi."
           14 Eylül 1922'de dört av, iki keşif uçağı 06.40'da İzmir'e indiler. Arızalı olan üç keşif uçağı ise Salihli'de bırakılmıştı. Bunlardan bir tanesi 15 Eylül 1922'de İzmir'e uçtu, kalan uçaklar motor arızası nedeniyle uçuşa devam edemedi. Biri Çobanisa istasyonunun yanına, diğeri Seydiköy'e 10 kilometre mesafede bir yere mecburi iniş yaptı. Salihli Tayyare Meydanı, Bölük Komutanı Vekili Binbaşı Yahya'ya bırakılmış, Binbaşı Fazıl İzmir'e gitmişti.
          15 Eylül 1922'de Batı Cephesi Komutanlığı Çeşme ve Seferihisar bölgesinin havadan keşfini emretti. Yapılan keşif sonucu durum şu şekilde tespit edildi:”Kaçan Yunan birliklerinin öncüleri Alaçatı'yı geçmişti. Çeşme İskelesinde büyük bir kalabalık gemilere binmeye çalışıyordu. Çeşme limanı açıklarında 50 büyük nakliye gemisiyle, birliklerin kol başı, Urla - Çeşme şosesi üzerinde Alaçatı'ya girmek üzeriydi. Uçakta bomba bulunmadığı için kaçan Yunan birliklerine makineli tüfek ile ateş açılmıştı. “
        Kader böyle birşey; İnönü Savaşları ve Sakarya çarpışmaları sırasında üstün başarılar elde eden Tayyarecilerimiz, yoksulluğa yenik düşmüş, savaşın son günlerinde benzin, yedek parça eksikliğinden, son görevlerini Alaşehir ve Salihli’nin kurtuluş günü olan 5 Eylül 1922 tarihinde yapmış, 9 Eylül, İzmir’in kurtuluş gününün heyecanını kara ordusu ile birlikte yaşayamamışlardı.

Mustafa UÇAR
Araştırmacı Yazar


20 Mart 2018 Salı

BİNBAŞI FEVZİ TÜZÜNALP KENT PARKI ADINI NEREDEN ALIYOR

           Salihli’nin batısında yer alan kent parkının adı “Binbaşı Fevzi Tüzünalp”dır. Kent parkına adı verilecek kadar ne katkı sağlamıştır Salihli’ye? Herkes “şehit bir asker” zanneder ama Kimdir Binbaşı Fevzi? Soyadını kim vermiştir? Tüm bu soruların yanıtlarını, belgeleriyle birlikte, aşağıdaki gerçekleriyle okuyacaksınız:
     Asıl adı Feyzullah olan Fevzi Bey H.1311/M.1895 yılında, Erzurum’da doğmuştur. 27 Eylül 1327/1911 yılında o zamanki ismi “Mühendishane-i Berr-i Hümayün” olan Kara Topçuluğu Okulunda askerliğe adımını attı. Aynı okuldan, 17 Temmuz 1330/1914 tarihinde “Mülazım-ı Sâni (Teğmen)” rütbesi ile mezun olup, 9.Kolordu, 4. Süvari Topçu Taburu, Tarassut Zabitliğine (Gözetleme Subayı) atandı.
       1334/1918 yılında, 23. Fırka, 23. Sahra Topçu Alayı, 1.Tabur, 2. Bölük komutanlığı görevindeyken, Yunanın İzmire çıkması üzerine, Kuvay-ı Milliye (milli Güçler)e katıldı. İşte bundan sonra Salihli yılları başlıyor; İngiliz gözetimindeki, Yunan güçlerinden kaçırdığı 2 adet Cebel (Dağ) topunu İzmir’den, Salihli’nin Kömürcü Sivrisi adı verilen, Bozdağ’daki tepeye gizledi.
       O günlerde, bilindiği gibi Osmanlı ordusu terhis edilmiş, silahlara el konulmuştu. Salihli’de, Kuvay- ı Milliye güçlerini süvari birliğine çevirip, Kuvvay-ı Seyyareye (Gezici Güçler)   dönüştüren Çerkes Ethem güçlerini görünce onlara katıldı ve Dağ toplarını, Kömürcü sivrisi’nden Salihliye getirdiler.
Mülazım Fevzi bey, Çerkes Ethem ile birlikte, Anzavur, Düzce, Hendek, Bolu,Yozgat isyanlarına katılmış, Yozgat olaylarından sonra Mustafa Kemal ve Çerkes Ethem’in arası bozulunca, Ankara’da, Mustafa Kemal’in,ordusuna yani gerçek mesleğine dönüş yapmıştı.
        1 Mart 1337/1921 tarihinde, Sakarya Savaşında gösterdiği başarıdan dolayı Yüzbaşılığa terfi etmiştir. Kurtuluş savaşı sırasında 41. Topçu Fırkasında görev yapmıştır. 30 Ağustos 1931 tarihinde Binbaşı, 30 Ağustos 1938’de Yarbay ve 30 Ağustos 1943’de Albaylığa terfi etmiştir. Yurdun çeşitli bölgelerinde görev yapan Tüzünalp, 12 Ocak 1950 yılında Burdur Askerlik Şubesi başkanlığına atanmış ve buradan 18 Eylül 1950 tarihinde emekliye ayrılıp İstanbul’a yerleşmiştir.
        I.Dünya savaşı, Çanakkale savaşı ve Kurtuluş savaşına katılan Albay Fevzi Tüzünalp, Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası (25 Nisan 1332/1916), 5. Rütbeden Mecidiye Nişanı (27 Mayıs 1333/1917), Harp Madalyası (11 Ekim 1333/1917) ve İstiklal Harbi Madalyası  (24 Mayıs 1926) ile onurlandırılmıştır. 
Albay Fevzi Tüzünalp

               TÜZÜNALP SOYADINI SALİHLİ’DEN ALDI
                Kurtuluş savaşı sırasında, Yunandan kaçırdığı iki toptan biri bugünkü Özyurt (Razlı) mahallesi sırtlarına diğeri Bintepeler mevkiine konmuş, Salihli’nin bir yılı aşkın süre savunmasına bu toplar yardımcı olmuştu. O zorlu günlerde Mülazım Fevzi Bey, Salihli halkı ile ilişkilerinde hep umut verici, şen ve kibar tavırları ile sevilen sayılan bir yiğit olarak gönüllerde taht kurmuştu.
Savaş bittikten sonra, 1934’de çıkan soyadı kanununa göre kendisine uygun soyadı verilmesi için Salihli Belediyesine dilekçe ile başvuran Fevzi beye, Salihli Belediye Encümeni, 24 Aralık 1934 tarih/ 694 Karar No. lu toplantı sonucu TÜZÜNALP soyadını vermiştir.
              Salihli Belediyesinin Binbaşı Fevzi beye gönderdiği yazıda:
              “ Binbaşı Bay Fevzi,
Ulusal Kurtuluş savaşının başlangıcında ilk mermilerinizle Türk’ün asil yüreğinizdeki kudreti düşmana haykırdığınız ve ilan ettiğiniz Üçtepelerdeki, Kömürcü Sivrisindeki fedakârlığınızı Salihli unutmadı. Salihli’de kime sorulsa Topçu Mülazım Fevzi beyin alplığını saygı ile anar, hizmetini şükranla söyler.
             Mülazım Fevzinin topu sadece Salihli ufuklarında değil, Türk yurdunun geniş ufuklarında yaptığı yankılar Salihlililerin kulağında bir kurtuluş tarakkası (Gümbürtü) olarak uğuldar.
            Sizin hizmetiniz Salihlide bir kahramanlık hikâyesi olarak yetişen nesillere intikal edecektir. Var olunuz.
             Buradaki hatıranızı, buradan bir soyadı almak suretiyle yaşatmak hususundaki düşüncenizi taktir ettik. Bitiğinizi (Dilekçe) Belediye encümenimiz okudu. 24.12.1934 günemeçli (Tarihli) ve 694 numaralı kararla size mütefikhan (Oy birliği ile) -Tüzünalp- soyadını muvafık (Uygun) gördü.
            Tüzün asil (Soylu) deyişe, Alp da kahraman, cengâver (Savaşçı) deyişine geldiği için asil Muharip kahraman karşılığı olarak bu soyadı seçildi.
           Siz buradaki ilk harplerin asil kahramanısınız. Erliğiniz ve alplığınızla günenç içinde yaşamanızı diler memleketin saygılarını sunarız. Sayın Fevzi Tüzünalp kardeşimiz. 25.12.1934
  
                                                                                                                         Belediye Başkan V. Rıza “
yazmaktadır.
          Yıllar sonra, Salihli Belediyesi bu kahraman askerin adını kent parkına vererek onu nesiller boyu anılmasını sağlamıştır. Sadece parkın tabelasına, son rütbesi olan Albay olarak değil, soyadı verildiği tarihteki Binbaşı rütbesi ile yazılmıştır.

          Yazıdan da anlaşıldığı gibi memleketimizde park, sokak ve caddelere ismini verecek daha çok ama unuttuğumuz, onur duyacağımız bireylerimiz vardır. Tarihi geçmişi 200 yılı geçmeyen Amerikan vari sokak ve caddelere numara verilmesine gerek yoktur. Onlarda iki elin parmakları kadar az sayıda onur duyacakları, kahramanları vardır bu sebeple caddelerine numara veriyorlar. Bizde o kadar çok gurur kaynağımız, kahramanlarımız var ki yapacağımız, sadece tarihimize dönüp bakmak, bu güzel memlekete hizmeti geçen evlatlarımıza sahip çıkmaya özen göstermektir.

Mustafa Uçar


ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA SALİHLİLİ BİR KÜÇÜK KAHRAMAN


Dün akşam, Salihlide yayın yapan Radyo Gökkuşağında “Salihliden Yansımalar” isimli her hafta Perşembe günleri saat 21.00-22.00 saatleri arasında yayınlanacak yeni bir programa katıldık. Orada bugüne yani 18 Mart 1915 tarihine uygun Salihlinin Çanakkale’ye yansımalarından iki gerçek öykü anlattım: bu öyküleri maalesef hiç bilmiyoruz. İlki, dün AA haber ajansı tarafından yayınlanan haber, buyurun okuyalım;
Çanakkale savaşlarının gizli kahramanlarından 13 yaşındaki Mehmet'ten, dönemin gazetelerinde "geceleri düşman mevzilerine bomba atan gözü pek ve cesur kahraman" olarak bahsedildi.

Tarihin akışını değiştiren Çanakkale Zaferi'nin kaderine yön veren ancak isimleri bilinmeyen gizli kahramanların gösterdiği özveri ve fedakârlıklara dönemin gazete ve dergileri geniş yer ayırdı.
Tasvir-i Efkâr gazetesinin 8 Ocak1916 tarihli nüshasında ise İzmir'in Salihli ahalisinden kahveci Mustafa Ağa'nın 13 yaşındaki oğlu Mehmet'in 6 ay süreyle Seddülbahir ve Kirte'de gündüzleri yaralı askerlerin tedavisine yardım ettiği aktarıldı, geceleri de düşman mevzilerine bomba atan küçük kahramanın gözü pek ve cesur kişiliğinden bahsedildi.
Ordu komutanından madalya aldı
O dönem bu özellikleriyle tanınan küçük Mehmet'e Beşinci Ordu Kumandanı Liman von Sanders Paşa'nın teftiş amacıyla geldiği Soğanlıdere'de kendi eliyle Alman Demir Salib nişanı verdiği, devletin de küçük askeri Osmanlı Harp Nişanı ile ödüllendirdiği anlatıldı.
Bize de bu bilinmeyen kahramanın soyundan halen Salihli’de yaşayan kimse var mı, bulabilir miyiz? Diye soruldu… Cevabım %99 bulamayız ama %1 ihtimali değerlendirmeye çalışırız oldu…
İkinci gerçek öyküyü çocukluğumda rahmetli dayım anlatmıştı. Bilen bilir, bizim baba mesleğimiz Gazoz imalatçılığı. Gazozlarımızı at arabası ile köylere dağıtırdık. Yine öyle bir köy seyahatinde, Çay köyden geçiyoruz dayım dedi ki” Mustafa bu köy neden hiç gelişmeden böyle 8-10 hane biliyor musun?” Hayır dercesine yüzüne baktım o devam etti:” Bu köyün bütün erkekleri Çanakkale savaşında şehit düştü. Geriye kalan eşler, çocuklarını alarak baba evlerine döndüler sonra buraya başkaları gelip yerleşti ama hala gelişme olmadı. Benim babam ve senin deden de orada şehit olduğu için aklıma geldi sana anlatı verdim..”dedi.
Sahi Çay köy hala gelişmemiş durumda. Öykünün gerçekliğini araştıralım mı?
Aziz şehitlerimize rahmet, minnet ve şükranla…
Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar

2 Mart 2018 Cuma

KARAMAN MI HAMİDİYE Mİ?


               Salihli ilçe merkezinde bulunan ve halk tarafından “Karaman Camii” olarak bilinen caminin giriş kapısı üzerinde bulunan tabelasında ismi “Hamidiye Camii” olarak değiştirildi.
Günümüz Hamidiye Camii

            Bazı kişiler bu değişikliğin nedenini tartışır duruma geldiler. Bu yazımızda konuyla ilgili tarihi gerçekleri ortaya koyarak, cami hakkında bilgilendirme yapmayı uygun gördük.
          Efendim, gerçekte halkın Karaman Camii olarak bildikleri ibadethanenin orijinal adı Hamidiye Camiidir. Cumhuriyetten sonra Salihlimizin bazı yer ve mahallelerini adı değişmiştir. Hem Hamidiye Mahallesinde oluşu hem de Sultan Abdül Hamid Han döneminde yapılmasından dolayı, biraz da zamanın Kaymakamının değerlendirmesi ile bu ismi almıştır.
      Caminin yapım fikri, çarşı, Hükümet binası vb. yerlerin kısacası şehir merkezinin bu mıntıkaya kayması ve Burhaniye (Kocaçeşme) Camisinin uzak olmasından doğdu. Bu arada bugünkü STSO önünde yer alan Çarşı caminin yapım yılı 1930’dur. Geçen aylarda gazetelerde “137 yıllık cami restore edildi” haberleri çıkmıştı. Eğer bu haberleri yapanlar, caminin kitabelerine dikkat etseler caminin H.1346 - Miladi 1930 yılında yapıldığını göreceklerdi. Tarihler minarenin kuzey üst yönünde bugün bile yer almaktadır. Kaldı ki caminin bulunduğu alan eski itfaiye garajı dahil 1930 öncesi mezarlıktı.
      Biz dönelim Hamidiye Caminin öyküsüne: Halkın bu isteğine o yıllarda kentimize Kaymakam olarak atanan Osman Nuri Bey de öncülük etmiş, 1882 yılında temeli atılarak 1887 yılında tamamlanmıştır. Cami tamamen halkın maddi katkıları ile zamana yayılarak  yapılmıştır.
Kapı Kitabesi
   
     Minaresindeki kitabede “ H-1313 (M-1897) senesi Poyraz Karyesinden (yerleşiminden) El-Hac Ali Ağa bu minareyi yaptırdı” yazmaktadır ki sonradan yapıldığı anlaşılır.
     Caminin yapımı sırasında Kaymakam Osman Nuri Bey, Padişaha dilekçe yazarak “halk kendi cebinden yaptırdığı bu camiye eğer izin verilirse Sultan Hamid’in adının verilmesini istediğini” bildirir. Padişah isminin böyle kutsal bir mekâna konulmasından memnundur, gerekli izni verir ve ayrıca Kaymakamı berat nişanı ve maaşla ödüllendirir.
     Hamidiye Cami ilk yıllarda hem ibadethane hem de Medrese (Okul) olarak kullanılmıştır. Okulun ilk Müderrisi (Öğretmeni) Müftü Mehmet Latif Efendidir. Medrese günümüz Bağlarbaşı Sokak üzerinde, caminin batı tarafında, günümüzdeki sokağın üzerinde yer alıyordu.
 
1900 Yılında Hamidiye Camii
Caminin giriş kapısı üzerindeki Kitabede:

Hüve’l-Hallâkû’l- Bâkî
İmâmül- Müslimîn Sultan Hamîd’in devr-i mes’ûdı
Niçe âsâr-ı umrân u terâkkî eyledi peydâ
Biri ez-cümle bu câmî’ vücûdı lâzım olmuşdı
Yapıldı sâyesinde tarz-ı hûb üzre nazar-pirâ
Muvaffak oldı sa’y-ı ehl-i hayrât ile te’sîse
Cenâb-ı Mir-i Osmân âferîn bâd âferîn bâdâ
Salât-ı hams’i bâ-safvet edâ etdikçe mü’minler
İde sa’yini meşkûr ehl-i hayrın Hâlik-ı yektâ
Didi tevhîd ile târih ü nâmın Necmiyâ hâtif
Ne hûb oldı Hamidiyye mübârek eylesün Mevlâ

Günümüz Türkçesi ile yazarsak;

Müslümanların imamı Sultan Hamid’in mutlu devrinde
Nice mamur eserler ve ilerlemeler ortaya çıktı
Biri kısaca bu caminin ortaya çıkması lazım olmuştu
Onun sayesinde bakışı süsleyen güzel bir tarzda yapıldı
Hayrat ehlinin çalışması ile yapılması başarıldı
Osmanlıların Padişahına aferinler olsun!..
Mü’minler beş vakit namazı temizlikle eda ettikçe
Allah onun çalışmasını şükretmeye layık kılsın!..
Ey Necmî, gâipten gelen ses “tevhid” kelimesi ve adınla bir tarih söyledi
Ne güzel oldu Hamidiye camii; mübarek olsun!...

Yapılış tarihi ebced hesabıyla;
 Necm: 93+1, tevhid; 94’ göre Hicri 1294/Miladi 1877-1878
Çeviri: Prof.Dr.Namık AÇIKGÖZ
 
Minare Kitabesi
      Ne yazık ki Hamidiye cami iki kez yangın atlattı. İlkinde hemen müdahale ile içindeki bazı halı ve benzeri eşyaların yanması ile kurtuldu. Ancak Kurtuluş Savaşı sonunda kaçan Yunan askerlerinin şehirde çıkardığı büyük yangında önemli ölçüde hasar gördü. Bu yangını, Hasan Ildız “Akdenize Koşanların Türküsü” adlı destansı şiirinde de anlatır. Şiir  dehşeti tüm çıplaklığı ile yaşatır bu nedenle burada sadece birkaç mısrasını yayınlayacağım;
Kurtuluş savaşı Yangın sonu Cami içi
 Kırveli üzerinden,
Yörük mahallesinden,
Gördüler bir toz bulutu içinden,
Gördüler atlıların hışımla geldiğini.
Fırladılar evlerinden çoluk çocuk;
Döküldüler sokaklara bütün Salihli.
Çok geçmeden anladılar ki,
Gelenler Türk değil, düşman süvarileri.
Kurudere yolundan girdikleri şehri
Taş üstünde taş koymadan yakıp geçtiler.
Göğe vuran alevlerin içinde,
Karaman camisinde bu kez,
Tam üç yüz yetmiş altı kişi.
      Şiirde sayısı verilen insanlar kahraman süvarilerimiz ve halkın yardımı ile yanmaktan son anda kurtarılmışlar ama, yangın öylesine büyüktü ki o güne kadar  özgün   kubbeli çatısı çöktü. Günümüzdeki kiremit çatı kurtuluş savaşının o yokluk günlerinde yapıldı ve öylece kaldı.

     Hemen karşısında iki katlı Hükümet binası yer alıyordu, savaştan sonra burası Karaman hanı, kahvesi, çarşısı olarak anıldı. İşte o yıllarda halk arasında “Karamanın oradaki cami, Karamanın Cami” derken caminin adı Karaman Cami olarak anılmaya başladı. Günümüzde tekrar gerçek adına kavuştu. Ama halk Hamidiye ismine çabuk alışır mı? Kim bilir? Bekleyip göreceğiz.