20 Mart 2018 Salı

BİNBAŞI FEVZİ TÜZÜNALP KENT PARKI ADINI NEREDEN ALIYOR

           Salihli’nin batısında yer alan kent parkının adı “Binbaşı Fevzi Tüzünalp”dır. Kent parkına adı verilecek kadar ne katkı sağlamıştır Salihli’ye? Herkes “şehit bir asker” zanneder ama Kimdir Binbaşı Fevzi? Soyadını kim vermiştir? Tüm bu soruların yanıtlarını, belgeleriyle birlikte, aşağıdaki gerçekleriyle okuyacaksınız:
     Asıl adı Feyzullah olan Fevzi Bey H.1311/M.1895 yılında, Erzurum’da doğmuştur. 27 Eylül 1327/1911 yılında o zamanki ismi “Mühendishane-i Berr-i Hümayün” olan Kara Topçuluğu Okulunda askerliğe adımını attı. Aynı okuldan, 17 Temmuz 1330/1914 tarihinde “Mülazım-ı Sâni (Teğmen)” rütbesi ile mezun olup, 9.Kolordu, 4. Süvari Topçu Taburu, Tarassut Zabitliğine (Gözetleme Subayı) atandı.
       1334/1918 yılında, 23. Fırka, 23. Sahra Topçu Alayı, 1.Tabur, 2. Bölük komutanlığı görevindeyken, Yunanın İzmire çıkması üzerine, Kuvay-ı Milliye (milli Güçler)e katıldı. İşte bundan sonra Salihli yılları başlıyor; İngiliz gözetimindeki, Yunan güçlerinden kaçırdığı 2 adet Cebel (Dağ) topunu İzmir’den, Salihli’nin Kömürcü Sivrisi adı verilen, Bozdağ’daki tepeye gizledi.
       O günlerde, bilindiği gibi Osmanlı ordusu terhis edilmiş, silahlara el konulmuştu. Salihli’de, Kuvay- ı Milliye güçlerini süvari birliğine çevirip, Kuvvay-ı Seyyareye (Gezici Güçler)   dönüştüren Çerkes Ethem güçlerini görünce onlara katıldı ve Dağ toplarını, Kömürcü sivrisi’nden Salihliye getirdiler.
Mülazım Fevzi bey, Çerkes Ethem ile birlikte, Anzavur, Düzce, Hendek, Bolu,Yozgat isyanlarına katılmış, Yozgat olaylarından sonra Mustafa Kemal ve Çerkes Ethem’in arası bozulunca, Ankara’da, Mustafa Kemal’in,ordusuna yani gerçek mesleğine dönüş yapmıştı.
        1 Mart 1337/1921 tarihinde, Sakarya Savaşında gösterdiği başarıdan dolayı Yüzbaşılığa terfi etmiştir. Kurtuluş savaşı sırasında 41. Topçu Fırkasında görev yapmıştır. 30 Ağustos 1931 tarihinde Binbaşı, 30 Ağustos 1938’de Yarbay ve 30 Ağustos 1943’de Albaylığa terfi etmiştir. Yurdun çeşitli bölgelerinde görev yapan Tüzünalp, 12 Ocak 1950 yılında Burdur Askerlik Şubesi başkanlığına atanmış ve buradan 18 Eylül 1950 tarihinde emekliye ayrılıp İstanbul’a yerleşmiştir.
        I.Dünya savaşı, Çanakkale savaşı ve Kurtuluş savaşına katılan Albay Fevzi Tüzünalp, Muharebe Gümüş Liyakat Madalyası (25 Nisan 1332/1916), 5. Rütbeden Mecidiye Nişanı (27 Mayıs 1333/1917), Harp Madalyası (11 Ekim 1333/1917) ve İstiklal Harbi Madalyası  (24 Mayıs 1926) ile onurlandırılmıştır. 
Albay Fevzi Tüzünalp

               TÜZÜNALP SOYADINI SALİHLİ’DEN ALDI
                Kurtuluş savaşı sırasında, Yunandan kaçırdığı iki toptan biri bugünkü Özyurt (Razlı) mahallesi sırtlarına diğeri Bintepeler mevkiine konmuş, Salihli’nin bir yılı aşkın süre savunmasına bu toplar yardımcı olmuştu. O zorlu günlerde Mülazım Fevzi Bey, Salihli halkı ile ilişkilerinde hep umut verici, şen ve kibar tavırları ile sevilen sayılan bir yiğit olarak gönüllerde taht kurmuştu.
Savaş bittikten sonra, 1934’de çıkan soyadı kanununa göre kendisine uygun soyadı verilmesi için Salihli Belediyesine dilekçe ile başvuran Fevzi beye, Salihli Belediye Encümeni, 24 Aralık 1934 tarih/ 694 Karar No. lu toplantı sonucu TÜZÜNALP soyadını vermiştir.
              Salihli Belediyesinin Binbaşı Fevzi beye gönderdiği yazıda:
              “ Binbaşı Bay Fevzi,
Ulusal Kurtuluş savaşının başlangıcında ilk mermilerinizle Türk’ün asil yüreğinizdeki kudreti düşmana haykırdığınız ve ilan ettiğiniz Üçtepelerdeki, Kömürcü Sivrisindeki fedakârlığınızı Salihli unutmadı. Salihli’de kime sorulsa Topçu Mülazım Fevzi beyin alplığını saygı ile anar, hizmetini şükranla söyler.
             Mülazım Fevzinin topu sadece Salihli ufuklarında değil, Türk yurdunun geniş ufuklarında yaptığı yankılar Salihlililerin kulağında bir kurtuluş tarakkası (Gümbürtü) olarak uğuldar.
            Sizin hizmetiniz Salihlide bir kahramanlık hikâyesi olarak yetişen nesillere intikal edecektir. Var olunuz.
             Buradaki hatıranızı, buradan bir soyadı almak suretiyle yaşatmak hususundaki düşüncenizi taktir ettik. Bitiğinizi (Dilekçe) Belediye encümenimiz okudu. 24.12.1934 günemeçli (Tarihli) ve 694 numaralı kararla size mütefikhan (Oy birliği ile) -Tüzünalp- soyadını muvafık (Uygun) gördü.
            Tüzün asil (Soylu) deyişe, Alp da kahraman, cengâver (Savaşçı) deyişine geldiği için asil Muharip kahraman karşılığı olarak bu soyadı seçildi.
           Siz buradaki ilk harplerin asil kahramanısınız. Erliğiniz ve alplığınızla günenç içinde yaşamanızı diler memleketin saygılarını sunarız. Sayın Fevzi Tüzünalp kardeşimiz. 25.12.1934
  
                                                                                                                         Belediye Başkan V. Rıza “
yazmaktadır.
          Yıllar sonra, Salihli Belediyesi bu kahraman askerin adını kent parkına vererek onu nesiller boyu anılmasını sağlamıştır. Sadece parkın tabelasına, son rütbesi olan Albay olarak değil, soyadı verildiği tarihteki Binbaşı rütbesi ile yazılmıştır.

          Yazıdan da anlaşıldığı gibi memleketimizde park, sokak ve caddelere ismini verecek daha çok ama unuttuğumuz, onur duyacağımız bireylerimiz vardır. Tarihi geçmişi 200 yılı geçmeyen Amerikan vari sokak ve caddelere numara verilmesine gerek yoktur. Onlarda iki elin parmakları kadar az sayıda onur duyacakları, kahramanları vardır bu sebeple caddelerine numara veriyorlar. Bizde o kadar çok gurur kaynağımız, kahramanlarımız var ki yapacağımız, sadece tarihimize dönüp bakmak, bu güzel memlekete hizmeti geçen evlatlarımıza sahip çıkmaya özen göstermektir.

Mustafa Uçar


ÇANAKKALE SAVAŞLARINDA SALİHLİLİ BİR KÜÇÜK KAHRAMAN


Dün akşam, Salihlide yayın yapan Radyo Gökkuşağında “Salihliden Yansımalar” isimli her hafta Perşembe günleri saat 21.00-22.00 saatleri arasında yayınlanacak yeni bir programa katıldık. Orada bugüne yani 18 Mart 1915 tarihine uygun Salihlinin Çanakkale’ye yansımalarından iki gerçek öykü anlattım: bu öyküleri maalesef hiç bilmiyoruz. İlki, dün AA haber ajansı tarafından yayınlanan haber, buyurun okuyalım;
Çanakkale savaşlarının gizli kahramanlarından 13 yaşındaki Mehmet'ten, dönemin gazetelerinde "geceleri düşman mevzilerine bomba atan gözü pek ve cesur kahraman" olarak bahsedildi.

Tarihin akışını değiştiren Çanakkale Zaferi'nin kaderine yön veren ancak isimleri bilinmeyen gizli kahramanların gösterdiği özveri ve fedakârlıklara dönemin gazete ve dergileri geniş yer ayırdı.
Tasvir-i Efkâr gazetesinin 8 Ocak1916 tarihli nüshasında ise İzmir'in Salihli ahalisinden kahveci Mustafa Ağa'nın 13 yaşındaki oğlu Mehmet'in 6 ay süreyle Seddülbahir ve Kirte'de gündüzleri yaralı askerlerin tedavisine yardım ettiği aktarıldı, geceleri de düşman mevzilerine bomba atan küçük kahramanın gözü pek ve cesur kişiliğinden bahsedildi.
Ordu komutanından madalya aldı
O dönem bu özellikleriyle tanınan küçük Mehmet'e Beşinci Ordu Kumandanı Liman von Sanders Paşa'nın teftiş amacıyla geldiği Soğanlıdere'de kendi eliyle Alman Demir Salib nişanı verdiği, devletin de küçük askeri Osmanlı Harp Nişanı ile ödüllendirdiği anlatıldı.
Bize de bu bilinmeyen kahramanın soyundan halen Salihli’de yaşayan kimse var mı, bulabilir miyiz? Diye soruldu… Cevabım %99 bulamayız ama %1 ihtimali değerlendirmeye çalışırız oldu…
İkinci gerçek öyküyü çocukluğumda rahmetli dayım anlatmıştı. Bilen bilir, bizim baba mesleğimiz Gazoz imalatçılığı. Gazozlarımızı at arabası ile köylere dağıtırdık. Yine öyle bir köy seyahatinde, Çay köyden geçiyoruz dayım dedi ki” Mustafa bu köy neden hiç gelişmeden böyle 8-10 hane biliyor musun?” Hayır dercesine yüzüne baktım o devam etti:” Bu köyün bütün erkekleri Çanakkale savaşında şehit düştü. Geriye kalan eşler, çocuklarını alarak baba evlerine döndüler sonra buraya başkaları gelip yerleşti ama hala gelişme olmadı. Benim babam ve senin deden de orada şehit olduğu için aklıma geldi sana anlatı verdim..”dedi.
Sahi Çay köy hala gelişmemiş durumda. Öykünün gerçekliğini araştıralım mı?
Aziz şehitlerimize rahmet, minnet ve şükranla…
Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar

2 Mart 2018 Cuma

KARAMAN MI HAMİDİYE Mİ?


               Salihli ilçe merkezinde bulunan ve halk tarafından “Karaman Camii” olarak bilinen caminin giriş kapısı üzerinde bulunan tabelasında ismi “Hamidiye Camii” olarak değiştirildi.
Günümüz Hamidiye Camii

            Bazı kişiler bu değişikliğin nedenini tartışır duruma geldiler. Bu yazımızda konuyla ilgili tarihi gerçekleri ortaya koyarak, cami hakkında bilgilendirme yapmayı uygun gördük.
          Efendim, gerçekte halkın Karaman Camii olarak bildikleri ibadethanenin orijinal adı Hamidiye Camiidir. Cumhuriyetten sonra Salihlimizin bazı yer ve mahallelerini adı değişmiştir. Hem Hamidiye Mahallesinde oluşu hem de Sultan Abdül Hamid Han döneminde yapılmasından dolayı, biraz da zamanın Kaymakamının değerlendirmesi ile bu ismi almıştır.
      Caminin yapım fikri, çarşı, Hükümet binası vb. yerlerin kısacası şehir merkezinin bu mıntıkaya kayması ve Burhaniye (Kocaçeşme) Camisinin uzak olmasından doğdu. Bu arada bugünkü STSO önünde yer alan Çarşı caminin yapım yılı 1930’dur. Geçen aylarda gazetelerde “137 yıllık cami restore edildi” haberleri çıkmıştı. Eğer bu haberleri yapanlar, caminin kitabelerine dikkat etseler caminin H.1346 - Miladi 1930 yılında yapıldığını göreceklerdi. Tarihler minarenin kuzey üst yönünde bugün bile yer almaktadır. Kaldı ki caminin bulunduğu alan eski itfaiye garajı dahil 1930 öncesi mezarlıktı.
      Biz dönelim Hamidiye Caminin öyküsüne: Halkın bu isteğine o yıllarda kentimize Kaymakam olarak atanan Osman Nuri Bey de öncülük etmiş, 1882 yılında temeli atılarak 1887 yılında tamamlanmıştır. Cami tamamen halkın maddi katkıları ile zamana yayılarak  yapılmıştır.
Kapı Kitabesi
   
     Minaresindeki kitabede “ H-1313 (M-1897) senesi Poyraz Karyesinden (yerleşiminden) El-Hac Ali Ağa bu minareyi yaptırdı” yazmaktadır ki sonradan yapıldığı anlaşılır.
     Caminin yapımı sırasında Kaymakam Osman Nuri Bey, Padişaha dilekçe yazarak “halk kendi cebinden yaptırdığı bu camiye eğer izin verilirse Sultan Hamid’in adının verilmesini istediğini” bildirir. Padişah isminin böyle kutsal bir mekâna konulmasından memnundur, gerekli izni verir ve ayrıca Kaymakamı berat nişanı ve maaşla ödüllendirir.
     Hamidiye Cami ilk yıllarda hem ibadethane hem de Medrese (Okul) olarak kullanılmıştır. Okulun ilk Müderrisi (Öğretmeni) Müftü Mehmet Latif Efendidir. Medrese günümüz Bağlarbaşı Sokak üzerinde, caminin batı tarafında, günümüzdeki sokağın üzerinde yer alıyordu.
 
1900 Yılında Hamidiye Camii
Caminin giriş kapısı üzerindeki Kitabede:

Hüve’l-Hallâkû’l- Bâkî
İmâmül- Müslimîn Sultan Hamîd’in devr-i mes’ûdı
Niçe âsâr-ı umrân u terâkkî eyledi peydâ
Biri ez-cümle bu câmî’ vücûdı lâzım olmuşdı
Yapıldı sâyesinde tarz-ı hûb üzre nazar-pirâ
Muvaffak oldı sa’y-ı ehl-i hayrât ile te’sîse
Cenâb-ı Mir-i Osmân âferîn bâd âferîn bâdâ
Salât-ı hams’i bâ-safvet edâ etdikçe mü’minler
İde sa’yini meşkûr ehl-i hayrın Hâlik-ı yektâ
Didi tevhîd ile târih ü nâmın Necmiyâ hâtif
Ne hûb oldı Hamidiyye mübârek eylesün Mevlâ

Günümüz Türkçesi ile yazarsak;

Müslümanların imamı Sultan Hamid’in mutlu devrinde
Nice mamur eserler ve ilerlemeler ortaya çıktı
Biri kısaca bu caminin ortaya çıkması lazım olmuştu
Onun sayesinde bakışı süsleyen güzel bir tarzda yapıldı
Hayrat ehlinin çalışması ile yapılması başarıldı
Osmanlıların Padişahına aferinler olsun!..
Mü’minler beş vakit namazı temizlikle eda ettikçe
Allah onun çalışmasını şükretmeye layık kılsın!..
Ey Necmî, gâipten gelen ses “tevhid” kelimesi ve adınla bir tarih söyledi
Ne güzel oldu Hamidiye camii; mübarek olsun!...

Yapılış tarihi ebced hesabıyla;
 Necm: 93+1, tevhid; 94’ göre Hicri 1294/Miladi 1877-1878
Çeviri: Prof.Dr.Namık AÇIKGÖZ
 
Minare Kitabesi
      Ne yazık ki Hamidiye cami iki kez yangın atlattı. İlkinde hemen müdahale ile içindeki bazı halı ve benzeri eşyaların yanması ile kurtuldu. Ancak Kurtuluş Savaşı sonunda kaçan Yunan askerlerinin şehirde çıkardığı büyük yangında önemli ölçüde hasar gördü. Bu yangını, Hasan Ildız “Akdenize Koşanların Türküsü” adlı destansı şiirinde de anlatır. Şiir  dehşeti tüm çıplaklığı ile yaşatır bu nedenle burada sadece birkaç mısrasını yayınlayacağım;
Kurtuluş savaşı Yangın sonu Cami içi
 Kırveli üzerinden,
Yörük mahallesinden,
Gördüler bir toz bulutu içinden,
Gördüler atlıların hışımla geldiğini.
Fırladılar evlerinden çoluk çocuk;
Döküldüler sokaklara bütün Salihli.
Çok geçmeden anladılar ki,
Gelenler Türk değil, düşman süvarileri.
Kurudere yolundan girdikleri şehri
Taş üstünde taş koymadan yakıp geçtiler.
Göğe vuran alevlerin içinde,
Karaman camisinde bu kez,
Tam üç yüz yetmiş altı kişi.
      Şiirde sayısı verilen insanlar kahraman süvarilerimiz ve halkın yardımı ile yanmaktan son anda kurtarılmışlar ama, yangın öylesine büyüktü ki o güne kadar  özgün   kubbeli çatısı çöktü. Günümüzdeki kiremit çatı kurtuluş savaşının o yokluk günlerinde yapıldı ve öylece kaldı.

     Hemen karşısında iki katlı Hükümet binası yer alıyordu, savaştan sonra burası Karaman hanı, kahvesi, çarşısı olarak anıldı. İşte o yıllarda halk arasında “Karamanın oradaki cami, Karamanın Cami” derken caminin adı Karaman Cami olarak anılmaya başladı. Günümüzde tekrar gerçek adına kavuştu. Ama halk Hamidiye ismine çabuk alışır mı? Kim bilir? Bekleyip göreceğiz.

19 Şubat 2018 Pazartesi

ADALA ATATÜRK EVİ


                 

              Salihli’de yanlış bilinen başka bir konu da Adala mahallemizde bugünlerde restore edilip müze olarak açılacak ev hakkındadır;  “Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşının sonunda, İzmir’e doğru ordunun başında ilerlerken bu evde kaldığı” söylenir. Atatürk bu evde sadece 3-4 saat kalmıştır, gerçek ise şöyledir:
Müze olacak Adala'daki Atatürk Evi
           Batı Cephesi Komutanlığı’nın amacı, tahrip edilmeden ve yanmadan İzmir’i kurtarmak ve düşmanı bütün donanımıyla esir almaktı.
             1. Ordu tüm birlikleriyle hemen hedeflerinin arkasında takibe devam ediyordu, ancak 2. Ordu hâlâ hedeflerinin gerisindeydi. Hızlarını arttırmaları, iki ordunun bir an önce bir araya gelebilmeleri için “ 6 Eylül 1922 günü Adala’da olması” emrini almışlardı.
         Yolların bozuk, arazinin sarp ve ormanlık olması, üstelik haberleşme zorluğu çekilmesinden dolayı hedeflerine zamanında ulaşamamak, 2. Ordu Komutanı’nın sinirlerini iyice germişti.
             Batı Cephesinin verdiği son emre şu yanıtı veriyordu;
      “Karargâhım için cephe emrinde hedefler gösterilmiştir. 6 Eylül akşamı Adala’da bulunmak emir buyrulmuş, bu gece Yenişehir’e yetişmek mümkün olmadı, karargâhım 30 Km. geride yürüyüştedir.
        17. Tümen karargâhına yalnız Kurmay Başkanı ile ben geldim. Benzin bitti, hayvanlarımız geride. Uşak’tan benzin istedik. Benzini ve binek hayvanlarımızı beklemek zorundayız.
         Birkaç günden beri 2. Ordu müdahalelerinize hedef olmaktadır. Bu defa da Ordu Komutanı’nın, ileri birliklerden kilometrelerce ileri gitmesinin istenmesine hiçbir anlam veremedim.
              Aslında 2. Ordu’nun ‘ordu’ denecek bir kuvveti kalmadığından Komutan ve karargâhı ile bu kadar oynamaya sebep ve anlam yoktur. 2. Ordu Karargâhı’nın lağvını ve benim bir er gibi orduda istihdamımı aracılığınızla, Başkomutan Paşa Hazretlerinden rica ederim.”
         
2.Ordu Komutanı Yakup Şevki SÜBAŞI
 Alaşehir’de karargâhta bu yazıyı alan İsmet Paşa, hemen Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalara okudu. Birlikte Yakup Şevki Paşa’yı kırmayacak ama şevke getirecek bir yazıyla cevapladılar.
            Bu yazı da özetle şöyleydi:
      “Ordu karargâhının emredilen yere vasıtasızlıktan varamadığı anlaşılıyor. 2.Ordu, 1.Ordu’dan en az 40 Km. geridedir. Birliklerin bu arayı kapatması yüksek irade ve azminizden beklenir.
         Haberleşmenin yetersizliği, yolların bozuk oluşu yüzünden, sizinle bağlantı kurmak için mümkün olduğu kadar önlerde bulunmanız gerekiyor. İleride yığılan Kolorduların yeni bir paylaşımı olasılığı hesaba katılmıştır. Zorunlu olarak en öndeki Tümende bulunmanız yeterlidir.
      Düşman, İzmir’de topladığı birliklerle savunmaya karar verirse, iki ordu ile aralıksız hücum etmek kararındayız.”
           Bu gelişmelerin ardından 7 Eylül 1922,  öğle üzeri Mustafa Kemal ve Paşaları taşıyan otomobil, Salihli’ye girmişti. Bu kahraman kumandanları Salihli halkı, Çerkes (Kırveli) köyü önlerinde karşılamışlardı. Kaymakam Hasan Fikri Bey, Salihli”de ve Belediye Başkanı Hacı Davut (Ulaş) Midilli’de, Yunana esir olduklarından halk karşılama yapmıştı.
           Eşraftan Hacı Mustafa (Akiş) Bey evini bu değerli konuklarına karargâh ve misafirhane olarak açmıştı. Kocaçeşme mahallesi, Bostan sokaktaki bu ev, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına iki gün, karargâh olarak hizmet vermişti.
             Aynı gün, akşam saatlerinde Yakup Şevki Paşa, Adala’da Mehmed Ağaya ait 1896’da inşa edilmiş iki katlı bir evin ikinci katına karargâh kurmuştu yani bu ev 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşanın karargâh binasıydı. Yeri gelmişken bir düzeltme daha yapalım; Yakup Şevki Paşanın soy ismi hep SUBAŞI olarak yazılır aslında SÜBAŞIdır. SÜ eski Türkçede asker demektir ve asker başı anlamındadır.
Kurtuluş Savaşı Boyunca M.Kemal ve arkadaşlarını taşıyan sarı otomobil

             Mustafa Kemal ve arkadaşları Salihli’den, 8 Eylül 1922’de, Adala’daki, 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşayı görmeye gittiler.
          İşte müze olacak bu evin önemi burada ortaya çıkmaktadır; Türk Ordularının İzmir’e nasıl gireceği burada planlanmıştır.
        Eski DP Manisa Milletvekili, Salihli’de eski un fabrikası sahibi, Selim Akiş’in babası Hacı Mustafa Ağaya ait evde de önemli olaylar yaşanmıştı:
      ”… haberciler son gelen raporları Gazi ve Kurmaylarına iletiyorlardı. 1. Ordu’dan gelen raporlarda “Yunanın hızla İzmir’e çekildiği, Turgutlu ve Manisa’yı da yaktıkları,  esirlerden alınan bilgilerden Yunanın Dikili, Ayvalık ve İzmir limanlarından gemilerle çekilme emri aldıkları ve çekilmenin başladığını” bildiriliyordu.
            Son olarak İzmir çıkışlı ama İstanbul üzerinden gönderilen bir telgraf getirdiler. Bu, İzmir’deki Fransız donanmasının “Edgard Quinet” adlı gemisinden, yabancı Konsoloslar tarafından gönderilmiş bir telgraftı:
                Şehri teslim edeceklerini bildiriyor ve Mustafa Kemal Paşadan hangi komutanın devir teslim için görevlendirileceğini öğrenmek istiyorlardı. Aynı zamanda şehirdeki Hıristiyan halka iyi davranılmasını isteyen ricaları sıralıyor, şehrin teslimi ile ilgili murahhas (Delege) üyeler göndereceklerini, nereye ve ne zaman göndermeleri gerektiğini soruyorlardı.
             Telgrafı sakince dinleyen Paşa birden öfkelendi, yumruğunu masaya vurarak aynı hiddetle;                    “Kimin şehrini kime veriyorlar! “diye bağırdı.”
           Bu son cümle çok konuşulur, bilinir ama nerede söylendiği bilinmez. Geçmişimizi bilmez ve değerlerimize sahip çıkmazsak, başkalarının sahiplenmesine de ses çıkaramayız.
            Mustafa Kemal ve Karargâhı 9 Eylül 1922 günü sabah saat 08.00 de Salihli’den İzmir’e doğru hareket edecek ve geceyi Nif’te (Kemalpaşa) geçirecektir.
            Yukarıdaki konuyla ilgili detaylar ilk baskısı tükenen, ikinci baskısı için çalışmaları sürdürülen “Mustafa Kemal’in MUCİZE ORDUSU” romanımda yer almaktadır.
             Salihli hakkında bilinmeyenleri yazmaya, tarihimize iz bırakmaya, haftaya da devam edeceğiz.

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar

KAYNAKÇA:
  ATESE ARŞİVİ; No.5/6171, Kls.2134, Dos.61.Fih.1–61
 Mustafa Uçar’ın “M.Kemal’in Mucize Ordusu” romanı

15 Şubat 2018 Perşembe

KUŞÇUBAŞI ÇİFTLİĞİ

         
          Salihlimizin hiç bilinmeyen ya da yanlış bilinen gerçeklerinden birisi de Kuşçubaşı çiftliğidir. Hatta bazı çevreler devlet malı olan bu çiftliğin adıyla anıldığından dolayı Eşref Beye ait olduğunu zannederler. Kurtuluş savaşı sırasında önemli görevlere hizmet vermiş olan çiftlik, o dönemde, Çerkes Ethem’e tahsis edilmiştir. Müzemizde “Çerkes Ethem burada kaldı” anlatımlarına bakmayın, anılan oda “Milli Mücadele odası” olarak sergilenmektedir. Gelelim şimdi Kuşçubaşı Çiftliği ile ilgili gerçeklere;
Kuşçubaşı Çiftliği 1915: Sol üstteki yerleşim İstasyon, sağ üstteki yerleşim Kocaçeşme mahalleleri. 

             Başbakanlık Arşiv Dairesi 165 No.da kayıtlı 1530 tarihli Tahrir Defterinde; “Saruhan nahiyesine bağlı bir Salihli köyü bulunduğu ve bu köyün Çarhocalı ve Ömerli adlarında iki Karyesi (Yerleşimi) olduğu” yazmaktadır. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle tutulan bu defterde sözü edilen Salihli köyündeki topraklar, Osmanlı Padişahlarının av kuşlarını yetiştiren, bakan ve av törenlerinde hizmet eden 14 doğancı ailesinin elinde olduğu ve burada bir “Kuşçubaşı çiftliği”  kurulduğu yazmaktadır.
Çerkes Etem'in kaldığı Kuşçubaşı köşkü 1915: Solbaşta küçük kardeşi Mekki (Kuşçubaşı) Korumalar, İmam Efendi, sağda Mısır Hidivliği Prensi, Merdivende oturan kız kardeş Fatma Münevver hanım. 

          Kuşçubaşı çiftliğinin sınırları bugünkü Askerlik şubesi köşesinden başlayarak Mehmetçik parkı ve sonraki iki sokak dâhil, güneye Pilav Tepenin altına, oradan batıya Çakallar çayına oradan kuzeye doğru inerek tekrar Askerlik Şubesine ulaşan alan içindedir. Kayıtlara göre Kuşçubaşı Eşref’in köşkü bugünkü Salihli Lisesi önü ile Atatürk anıtının bulunduğu yerdedir. 1930’lu yıllarda yıkılmıştır. Bugün Ferah caddesinin en sonunda karşınıza gelen binanın ise Kuşçubaşı çiftliği Kâhyasının evi olduğu ve birkaç küçük onarım dışında özgün halini koruduğu söylenmektedir.
     
 Kuşçubaşı Eşref (Sencer), 1873 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Mustafa Nuri Bey, Kafkaslardan gelmiş bir Çerkesdir.   Ruslar bölgeyi işgal edince Kafkaslardan ayrıldılar, sayısız Çerkes’e sığınma imkânı sunan Sultan Abdülaziz’in daveti üzerine İstanbul’a geldiler.  Mustafa Nuri, sarayın Kuşçu Ocağına alınarak eğitim görmüş ve sonrasında Sultan Abdülhamit tarafından kuşçubaşılığa terfi etmiştir. 1876 yılında, Salihli’deki Kuşçubaşı çiftliğinin yönetimi için görevlendirilmiştir. Babasının ölümünden sonra Kuşçubaşı çiftliğinin yönetimi de büyük evlat Eşref beye kalmıştır.
             Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedilmekte olduğu hissedilince, aralarında Enver Paşa ve Mustafa Kemal’linde bulunduğu vatansever bir grup subay ellerindeki silahlardan bir miktarını Salihli’ye Kuşçubaşı çiftliğine gizlice aktarmaya başlamıştı.  Mustafa Kemal’in Samsun’a hareket ettiği gün, bir başka vapurda Bandırma’ya Hamidiye kahramanı Rauf (Orbay) Bey’i götürüyordu. Rauf Bey Bandırma’da Harp okulundan arkadaşları olan Çerkes kardeşler Reşit, Tevfik ve Ethem Beylerle buluştu.
             Rauf Beyle Bandırma’da yapılan görüşmenin sonunda, Rauf Bey,Ethem’e:   “Karargâhını Salihli’deki Eşref Beyin çiftliğinde kurarsın. Burada silah mühimmat, yiyecek, para, at her şey var. Bütün bunları dilediğin gibi kullan!” diyerek Salihli’ye gönderdi.25 Mayıs günü Bandırmadan trenle yola çıkan Ethem, aynı gün Akhisar’dan birkaç Çerkesle, atlı olarak Gölmarmara üzerinden Salihliye Kuşçubaşı Çiftliğine gelerek buradaki konağa yerleşti.
           Salihliye ulaştığının ertesi günü çevredeki tüm askerlik şube ve yetkililerine haber salıp gönüllü toplamaya başladı. İlk anda 300 kişi olan gücü zaman içinde hızla büyüyerek, 6.000 kişi ile çevrenin en kalabalık Kuvayı Milliye gücünü oluşturdu.   Kuvvayı Seyyare, Yunan güçlerini yaklaşık 22 ay süreyle, Milne hattında tutmayı başardı. Böylece Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’da Milli Orduyu kurmasına fırsat tanımış oldu.
     Yunanın Salihli’yi işgalinden sonra kendilerine garnizon olarak bu çiftliği kullanmaya başladılar. Her sabah, buradan Yunan bando ekibi çıkar, şimdiki Karaman İş Merkezinin bulunduğu noktada yer alan Hükümet binasına Yunan bayrağını çekerler, akşam ise bayraklarını indirip yine Mithatpaşa caddesinden kışlalarına dönerlerdi.

                5 Eylül günü meydana gelen İstasyon çarpışmalarından sonra kaçarlarken, şehri ateşe vermiş, Kuşçubaşı çiftliğini de dinamitle havaya uçurmuşlardı.
Yunanın kaçarken dinamitlediği Kuşçubaşı Köşkünden geriye kalanlar.

            Kuşçubaşı Eşref de,   Çerkes Ethem'in Türk kuvvetlerine isyan edip yenilmesinden sonra onunla birlikte Yunanlara sığındı. Yunan ve İngiliz iş birlikçisi olması iddiasıyla, Çerkes Ethem'le birlikte vatandaşlıktan çıkarılarak ülkeye girişi yasaklandı. 1938 yılında çıkartılan genel bir afla Türkiye'ye döndü.  Devlet malı olan arazisi Cumhuriyetin ilanından sonra kamulaştırılmış ilk etapta çiftlik arazisi üzerinde Namık Kemal İlk Okulu, Hükümet ve Askerlik Şubesi binaları ile Levazım Taburu yer almıştır. Sonraki yıllarda Salihli Lisesi, futbol sahası ve Seyrantepe mahallesi oluşmuştur. Eşref bey bu araziden kendine düşen payını 1950’li yıllarda almış ve bugün Atatürk anıtı kuzeyinden, Lise önünden geçen yolu da belki köşkün olduğu alanın anısına yol yapılması şartı ile hibe etmiştir.

Mustafa Uçar
Araştırmacı yazar

12 Şubat 2018 Pazartesi

Salihli hakkında yanlış bildiğimiz gerçekler : SALİHLİ TREN GARI

  SALİHLİ TREN GARI

         Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK, tarih yazarlarına şöyle seslenir; 
           “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir! Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçekler, insanlığı şaşırtacak bir duruma dönüşür. Siz buna razı mısınız?”
 
Salihli Tren Garı 1979
         Biz tarih yazarları olup, Atatürk’ümüze sadık kalarak tarihi gerçekleri yazmaya çalışmak zorundayız. Salihli’nin tarihinde bugüne kadar doğru bildiğimiz yanlışları bu yazı dizimizde düzeltmeyi amaçladık, umarım belgelere dayalı bu bilgiler bundan sonra doğru kullanılır.
          İlçemizde yeni açılan müzemizdeki bir panoda “ 1920’li yıllarda tren yolunun açılması ile gelişmeye başlayan Salihli…” şeklinde başlayan bir cümle vardır. Evet Salihli tren yolunun açılması ile gelişmeye başlamıştır ama belirtilen tarihten 45yıl önce açılmıştır demiryolu.
Mithat Paşa

         Bize tren garını, Mithat Paşanın açtığı öğretilmiştir ama Mithat Paşa sadece istasyon ile Hamidiye Cami arasındaki bugün adı “Sevgi Yolu”na çevrilmiş, Mithatpaşa caddesini açmıştır. Şimdi işin doğrusunu belgelerden aktaralım:
            “İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve devamı demiryolu hattının yapım yetkisi 4 Temmuz 1863’te Edward Price adında bir İngiliz vatandaşına verilmiş,   bu yetki bir yıl sonra İzmir-Kasaba Demiryolu Şirketi’ne (Smyrna-Cassaba Railway Company) devredilmiş ve hat bu İngiliz şirket tarafından inşa edilmiştir. Bütün bu yetkiler, 1894’te Paris’te kurulan İzmir-Kasaba ve Uzantısı Demiryolları Şirketi’ne satılarak hattın denetimi Fransızların eline geçmiştir.
        İzmir-Kasaba Demiryolu Şirketi, İzmir’in Basmahane Garı’ndan 1864’te inşaat çalışmasına başlamış ve 20 Temmuz 1865’te İzmir-Menemen, 25 Ekim 1865’te İzmir-Manisa ve 22 Ocak 1866’da Manisa-Kasaba Demiryolu hattını hizmete açmıştır.
        Osmanlı Bayındırlık Bakanlığı (Nafia Nezareti), ikinci bir anlaşma ile aynı şirkete demiryolu hattının Alaşehir’e kadar uzatma iznini vermesinden sonra başlayan inşa çalışmaları sonucunda, demiryolu hattı, 1 Mart 1875’te Salihli’ye ulaşmıştır. Salihli İstasyonu’nun resmi açılışı Zamanın Nafia Nezareti Nazırı (Bayındırlık Bakanı) İbrahim Edhem Paşa tarafından 13 Mart 1875, Cumartesi günü, saat 11.30’da yapılmıştır.”
Bayındırlık Bakanı İbrahim Edhem Paşa

       Aydın Valiliği’ne atanan ve kısa bir süre (1880-1883) İzmir Valiliği yapan Mithat Paşa, Salihli’yi ziyarete geldiğinde İstasyon ve Kocaçeşme arasında yer alan ve kendi adını (Bugün Sevgi Yolu) taşıyan caddeyi açtırmış; etrafına çınar ağaşları diktirmiş, eski Karaman Otelinin (Bugün Karaman İşhanı) bulunduğu yere Hükümet binası yaptırmıştır. Mithatpaşa caddesi üzerindeki dikilen ağaçlar, 1956 yılında kesilerek yerine bugünkü çam ağaçları dikilmiştir. 1875 yılında, İstasyona dikilen çınar ağaçları Salihli tarihinin sessiz tanıkları olarak günümüze kadar ulaşmışlardır. Keli köyünden (Bugün aynı adı taşıyan bir mahalle) itibaren demiryolu hattının her iki tarafı da ağaçlandırılmıştır.
          13 Mart 1875 tarihinde hizmete giren demiryolu bağlantısı Salihli’nin Manisa’ya, İzmir’e ve hatta Manisa makasıyla, Bandırma üzerinden vapurla İstanbul’a, yani Payitahta (Başşehir) bir kapı açmıştır.  Bu kapı Salihli’nin başta ekonomisi olmak üzere her yönden gelişmesine neden olmuştur.
              Tarihi boyunca, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Fahrettin Altay, Celal Bayar, Çerkes Ethem, Mithat Paşa, Hacim Muhittin Çarıklı, Şükrü Saraçoğlu, Adnan Menderes, Yunan Kralı Kostantin, İran Şahı Muhammed Pehlevi gibi tarihi kişileri, yolculukları sırasında misafir etmiştir.
           Fransızlar tarafından yapılan ve işletilen istasyon binası bir Fransız sömürgesi olan Senagal’li zenci Müslüman askerlerce Kurtuluş Savaşı süresince korunmaya alınmasına rağmen Yunan askerlerinin 5 Eylül 1922 günü kenti terk ederlerken yakmalarına engel olunamamıştır. İstasyon binası 1924 yılında Müteahhit Mühendis Fesçizade Mehmet Galip Bey tarafından aslına uygun olarak onarılmıştır.               
             İşletmeye açıldığı tarihten 1980 yılı ortalarına kadar bir sosyo-kültürel bir buluşma noktası olarak algılanan İstasyon ve civarı günümüzde şehir merkezinin hareketlenmesiyle eski gösterişli günlerinden uzak kalmaktadır. Ancak sıcak yaz günlerine İstasyondaki çınar ağaçlarının altında bulunan çay bahçelerinde çay içip serinliği yaşamak eskiler için hala geçerlidir. 2008 yılında da bakım gören gar binası özellikle geceleri renk ve ışık saçmaktadır.
Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar

2 Aralık 2017 Cumartesi

SARDES’DEN ÇIKAN ESERLER NE OLDU?

 Yıllardır Sardes ve Lidya Krallığı araştırmaları yapıyor, elde ettiğimiz bilgileri makalelerimiz ile kamuoyuyla paylaşıyoruz. Çalışmalarımızda rastladığımız ama sonucunu merak ettiğimiz bir konunun da nihayet izini bulduk. Öncelikle merakımızı çeken konuyu açıklayalım; Gezenler bilir, Sardes, Artemis Tapınağı bölümünün neredeyse başlangıcında, 1900’lü yıllardan kalma bir vinç vardır. Vincin önünde de bir pano. Panoda bir açıklama vardır kısaca şunları yazar:” Tapınağı, 1910 yılında, kazı izni ile gelen Amerikalı arkeolog Howard Crosby Butler ortaya çıkarmıştır. Buradaki büyük sütun parçalarını kaldırabilmek için, Sart istasyonu ile tapınak arasında bir dekovil hattı döşenerek bu vinç kazı alanına getirilmiştir. Kazılar 1914 yılında I.Dünya Savaşı çıktığında terk edilmiştir.”
Howard C.Butler
Bu kadarla sınırlı olan pano üzerindeki yazılarda, Howard Crosby Butler’in 1920-1922 yılları arasında da kazı yaptığı yer almıyor. Kurtuluş savaşı süresince yılın 12 ayında da kazı yapan ekip, 1922 yılı Temmuz ayı sonunda birden kazıyı terk edip gidiyor. Giderlerken,” vinci getiren tren ne götürüyor?” diye merak ediyorduk, nihayet sonucunu öğrenebildik. Bakınız neler olmuş:
… Kazısı çok daha önce başlamasına rağmen, H.C. Butler'ın Sardes kazısı sırasında bulduğu eserlerin kaderi de Kurtuluş Savaşı ile değişmiştir. 1910 yılında ABD'de, Princeton Üniversitesi'ne bağlı bir enstitü olarak kurulan Sardes Kazıları Cemiyeti, Osmanlı Devleti'nden izin alarak Sardes kazılarına başladı. Butler başkanlığında sürdürülen bu kazılar sırasında bulunan tüm eserler Sardes'de inşa edilen kazı evinde muhafaza edildi. 1. Dünya Savaşı'nın başlaması ile kazılar durmuş, savaş sonuna kadar depoda korunan buluntular ise 1918 yılında İzmir'de Mekteb-i Sultani'nin deposuna yerleştirilmişti.
Dekovil Artemis Tapınağında çalışıyor

İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali ile tüm bu eserler teorik olarak Yunanlıların eline geçmiş, ama, ilginç bir işbirliği ile, işgal sırasında Butler ve ekibi Sardes kazılarına yeniden başlamıştı. Eylül 1922'de ise, kazı ekibi, İzmir'de bulunan 200'den fazla eseri, 56 sandık halinde bir gemiye yükleyerek New York Metropolitan Müzesi'ne gönderir. Cesnola'nın sattığı Kıbrıs buluntuları ve ABD'nin Tarsus konsolos yardımcısı Abdo Debbas'ın gönderdiği Roma Lahdi'nden sonra, Sardes'ten çıkan bu eserler, Metropolitan Müzesi'ne Anadolu'dan giden üçüncü eser grubudur.
H.Crosby Butler Kazı Evi

Sardes buluntularının, İzmir'den ABD'ye gönderildiğini haber alan, dönemin İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Halil Edhem Bey (Eldem[1]), aynı yıl içinde Metropolitan Müzesi'nden bu eserleri geri ister. Metropolitan Müzesi, Sardes'ten gelen eserleri geri vermeyi kabul etmez. Yazışmalar sürer. Büyük bir heyecan ile yürütülen bu iade kampanyası, etkisini de çabuk gösterir. İlk başta iadeye olumsuz yaklaşan ABD yetkilileri, karşılıklı yazışmalar ve ardından Türk Hükümeti'nin verdiği nota karşısında yumuşar. İlk teklif, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin bu buluntuların ABD'ye hediye etmesi, bunların da kurulan yeni dostluğun bir nişanesi olarak Metropolitan Müzesi'nde özel bir salonda sergilenmesidir. Bu teklif, Halil Edhem Bey tarafından derhal reddedildiği gibi, eserlerin, sandıklar dahi açılmadan, aynen iadesinde israr edilir. Uzun yazışmalar ve görüşmeler sonunda, müzede kalması uygun görülen birkaç eser dışında, diğer Sardes buluntuları 53 sandık halinde Haziran 1924'de Türkiye'ye iade edilir.
Halil Edhem Bey
Bitmedi. Bu esnada, Sardes'in son kazı döneminde bulunan, 30'u altın, 150 Lidya sikkesinin İzmir Amerikan Konsolosluğu'nda kaldığını öğrenen Halil Edhem Bey, bunların da derhal teslim edilmesini ister. Kısa bir süre sonra bu sikkeler de Türkiye Cumhuriyeti'ne iade edilir.
Bu olayda, Halil Edhem Bey'in şahsında, ortada daha doğru dürüst bir devlet bile yokken, ülkesinin kültürel değerlerini korumak için uğraş veren dirayetli bir devlet adamı tavrının pırıl pırıl örneğini görürüz.
Anlayabilenler için iyi bir örnek, değil mi?
 Ve yine bitmedi. Hele açılmasını beklediğimiz “Sardes Arkeoloji ve Para Müzesi” bir açılsın konu ile ilgili açıklamalarımıza devam edeceğiz.
Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar




[1] Halil Ethem Bey, Sadrazam İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu, Osman Hamdi Bey'in küçük kardeşidir. Zürih Üniversitesi Tabii İlimler, Viyana Poliklinik Yüksek Okulu Tabii İlimler ve Kimya mezunudur. Berna Üniversitesi'nde Felsefe Doktorası yapmıştır.