22 Şubat 2019 Cuma

ANADOLU MEDENİYETİNİN ZİRVESİ: LİDYA/SARDES

  Bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu, şekil olarak kıtalar arası bir köprüyü andırır. Kültür yönünden zenginleşmesinin nedeni de budur. Üzerinden binlerce kavim geçmiş, yüzlerce devlet kurulmuştur. Her bir kültürden kalan tortular Anadolu medeniyetinin doğmasına neden olmuşlardır. Zirve noktası da Lidya Krallığı ve onun başkenti Sardes’tir.



        Biz, Lidya kültürünü “İlk parayı icat etmeleri” ve son Kral Croesos’un tüm dünyaca bilinen “Kral Croesos (Karun) kadar zengin” deyiminden tanıyoruz. Oysa Lidya uygarlığı, zenginliğinden kaynaklanan sosyal, kültürel, bilimsel, sanatsal yönlerde Anadolu medeniyetinin zirvesi konumundadır.
Dünyanın İlk Parası 

          Örneğin paranın icat edilmesi ve altın olarak basılması, ekonomi ve ticaretin hareketlenmesine neden olduğu gibi insanlığa finans dünyasını da sunmuştur. Altın, sadece süs eşyası olmaktan çıkmış, paraya dönüşerek ticarette toptancılığa (Takas) yeni rakip perakendeciliği getirmiştir.
Altın Yolu
Paranın icadı domino etkisi yaparak çarşıların, dükkânları ile Pazar yerlerinin doğmasına sebep oldu. Üretim fazlalaşmış, üreticiler, ihracata (Dış satım) yöneldiler. O yıllara kadar deniz yolu ile yapılan dış ticaret karayolunun alternatif olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Köy yolları birleştirilerek Sardes’den, bir ucu Efes ve Bergama’ya diğer ucu günümüzde Kerkük civarındaki Ninova kentine kadar uzanan “ALTIN YOLU” açıldı. Hedef, Firavunlar ülkesi Mısır ve diğer kentlerle ticaret yapmaktı.


Altın yolu refah getirdiği gibi felaketi de getirdi. Bu yolu takip eden Persler, Lidya Krallığına son verdiler ve yolu kendi memleketlerindeki Susa ve Persepolis kentlerine uzattılar, yolun ismini de “Kral Yolu” olarak değiştirdiler.

Altın, “Ele
ctrium” denilen % 70 i altın,% 25 i gümüş,%5 bakır olan taş görünümlü bir madenden elde ediliyordu.
Elektrum Madeni



İlk paralar henüz saf altın ve gümüş rafine edilmediğinden yeşile yakın renkli alaşımdan oluşuyor ve “Elektron” adını taşıyordu. 
                                                                       
Matematikçi, Anadolu insanları Thales ve Pisagor gibi bilim adamları sayesinde ergime ısısını öğrenip Electrum madenini ayrıştırarak saf altın ve gümüş paraları bastılar. Bu paralar Kral Croesos dönemine atfen “Croesuera” adını taşır.

Başta Anemon (Manisa dağ Lalesi), safran, kestane olarak 128 adet bitkiyi “Kutsal Tmolos (Bozdağ)” dağlarında yetiştirerek bu bitkilerin anavatanı yaptılar. Parfüm, krem, pudra gibi ilk süs eşyaları bu bitkilerden elde edildi.
Anemon Dağ Lalesi
 Kralların desteğini alan bilim adamları, sanatkârlar başkent Sardes’e koşuyor, sosyal yaşama katkıda bulunuyorlardı. İÖ 600–545 tarihleri arasında Sardes’li Alcman (Alkman) adında bir ozanın yaşadığı eski Yunan yazarlarınca da belirtilmektedir.
Lidyalı Ozan Alcman
  
Lidyalı Ozan Alcman Lesbos (Limni) adasının dünyaca tanınan kadın şairi Sappho, birçok şiirinde Sardes’deki yaşamı özenerek anlatır. Ünlü masalcı Ezop bile son Kral Croesos’a elçilik yapmıştır.
 Hellen’li yazarlardan öğrendiğimiz bir şiirinde Ozan Alcman şöyle sesleniyor;

                 “ KAKNEM SES
                 
                Bilirim her kuşun
Her türküsünü
Alkman demişler bana.
Ama sözlerim, türkülerim
O kaknem sesli kekliğin
Diline düşmesin mi? “

O dönemde yaşayan Lesbos, Eresos (bu günkü adı ile Midilli ) adasında doğmuş, Antik yunan lirik şairi, Afrodit kültü rahibesi, Ekol lideri Sappho, Lidyalı ozan Alcman’ın ardından şu dizeleri yazmış;

ALCMAN

O hiçbir yere ait değildi
Biçimsiz ya da kültürsüz değil
Teselyalı da değil
Terişelyalı bir çoban da.
Ama o, yüksek Sardes’li biri.

Ilk tiyatronun öncülü, doğa ve eğlence tanrısı Dionysos'u kutsamak için yapılan Bacchanolia şenliklerinde bir koronun söylediği “dithyramboy” şarkılarıydı. Koro, bu şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır değişikliğinden yararlanıyordu. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis, koronun karşısına, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu koydu. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri denenebiliyordu.

                                            Günümüzde Sardes Tiyatrosunun görünümü

Ne yazık ki antik döneme ait bilgileri Helenlerin yazılı bilgilerinden öğrenen insanlık, hep Yunan (Helen) kültürünü beğenir ve savunur. Yazımın başında da kısaca değindiğimiz “Anadolu Kültürü”,Helen kültüründen öncedir, zirve noktası da Lidya Kültürüdür. Ve yine ne yazık ki, Lidyalılar tarihten silinerek, kültürlerini birlikte yaşadıkları İyonlara ve Perslere kaptırdılar.
Yukarıdaki paragrafa dikkat edilirse, tiyatronun da “Bacchanolia” şenliklerinde Lidya topraklarında doğduğunu anlarsınız. Bacchanolia sözcüğü, Baccha’nın yeri anlamını verir ki Baccha (Bakka) Lidyalıların, Dionysos’a verdiği isimdir. Romalıların atası sayılan Etrüskler de aynı tanrıya Baccha derlerdi, Romalılar ise “Baküs” dediler.
Günümüzde, Sardes antik kentinde toprağın altından gün yüzüne çıkmayı bekleyen bir tiyatro var. Sardes tiyatrosunun İÖ 215 yılında da aktif  olduğunu Bergama kralı III. Antiokhos’un askerlerinin tiyatro sur duvarlarına tırmanarak şehre saldırdığını, Polybios’un yazdığı tarih kitabından öğreniyoruz. 
 Yaklaşık 20 bin kişi alabilecek büyüklükteki tiyatro, 136m. X 70m.  lik bir alanı kaplıyor. İS 17 de yaşanan büyük depremden sonra yıkılan tiyatro


                                               Borra Battista’nın 1750 yılı tiyatro resmi

Romalılar tarafından onarılmıştır.Günümüzde gördüğümüz daire şeklindeki Seyirci salonunun iki yanını destekleyen sarıkireç taşından örülme duvarlar, Roma dönemine aittir. Sardes tiyatrosunun önemli bir bölümü arkasında bulunan yamaçtan kayan toprağın altındadır. Tiyatroda seyirci oturma yerleri bile henüz kazılmamıştır.Tiyatronun hemen önünde, doğu-batı yönüne uzanan tonozların varlığından Roma dönemine ait bir Stadyumun da  var olduğunu anlıyoruz.
Tiyatroya ait ilk görseli de 1750 yılında, Sardes’i gezen Giovanni Battista Tiepolo, bilinen diğer adlarıyla Gianbattista veya Giambattista Tiepolo (5 Mart 1696 - 27 Mart 1770), Venedikli ressam ve baskı sanatçısı, suluboya ile yapmıştır.
Dünyaca ünlü olması gereken Sardes Tiyatrosunun da farkında olmadığımız için yeterli tanıtımını maalesef yapamıyoruz.
SARDES İNANÇ TURİZMİ AÇISINDAN DA ÖNEMLİDİR
İnanç Turizminin önemli duraklarından biridir Sardes. Batı’nın batıl inancına göre, Tanrı kıyametin kopacağını 7 kiliseye haber verir. Tanrı’nın melek göndereceği kiliseler Efes, İzmir, Bergama, Salihli, Alaşehir, Denizli, Akhisar kiliseleridir
  Hz. İsa, Havari Yuhanna'ya görünür ve 7 kiliseye iletilmek üzere "mesajlar" verir. Eski Ahitte adı geçen ve mesajlar yollanan 7 kiliseden birisi de Sardes’dedir. İncil’de adı geçen yedi kiliseden 5.si olarak gezilir. 
Sardes Kilisesi

 Peki, Kudüs’teki Süleyman ve Irak’taki Babil sinagoglarından sonra inşa edilen dünyanın üçüncü sinagogunun Sardes’te olduğunu kaç kişi bilir? Ya Sardes’in Sepherad olduğunu?
Sardes kazılarında, Lidya ve Arami dillerinde yazılmış bir yazıt bulunmuştur. İ.Ö. 4. yüzyıla ait bu yazıtta, Ovadya 20. ayette yer alan 'Sefarad' ismine rastlandı. İberya (İspanya) ve Kuzey Afrika kökenli olan Sefarad Yahudileri'nin
ismi buradan geliyor.
  Sardes’in Lidçe ve Pers dillerindeki adının da “Sfard” olması nedeniyle Anadolu’ya ilk Yahudilerin Babil sürgünü (İÖ 586 – 538) sırasında geldikleri öne sürülmektedir (Seager 1981, 178; Kraabel 1983, 178-79).
  671 yılında Sasanilerin Sardes’i ve Sepherad Sinagogunu yakıp yıkmalarından sonra burada yaşayan Yahudiler alışıla geldikleri şekilde batıya yolculuk yapmış, İspanya’ya yerleşmişlerdir. 1492 yılında, Hıristiyanların Müslüman ve Yahudilere uyguladıkları baskı ve sürgün sonucu,            büyük çoğunluk Osmanlı’ya geri gelmiştir. Çok az bir gurup batıda yeni keşfedilen kıtaya Amerika’ya göçmüştür.      
                                                                      
                                                   Sardes Sinagogu 

        Bugün, Amerika’da, altı farklı eyaletlerinde altı Sardis kasabası, Alabama eyaletinde ayrıca Sardis gölü ve ırmağı vardır. Burada yaşayanların hemen tamamı Yahudi’dir ve Sardes “Sepharad sinagogu” kalıntılarının restorasyon çalışmalarına sponsor olmuşlardır.
LİDYALILARDA GÜZEL SANATLAR
Lidya sanat ve mimarlığının ön Asya ve Hellas ufkunda bir yıldız gibi parladığı dönemde Sardes’te yaşamak dünyanın en görkemli kentinde yaşamak demekti.
Heykeltıraşlık ve mimariye önem verdiklerini, yaşamdan sonra hayata inandıkları için özellikle mabet ve mezar mimarisine fazlasıyla özen gösterdiklerini görmekteyiz.
Lidya mimari tarzının özgünlüğü Ion mimarisini çok etkilemiştir.  
Lidya Mimarisinden bir örnek

       Lidyalılar, daha önce inşaatlarda kullanılan kerpiç denilen toprak tuğlaları pişirerek elde ettikleri “Lidya Tuğlaları” ile mimaride yeni bir çağ açmışlardı.  
Evlerin duvarları kerpiç veya Lidya tuğlası ile yapılmıştı. Saraylarda ve Tümülüs mezarlarda ise özenli taş işçiliği dikkat çekicidir.
Kazılarda, temelleri taştan, döşemesi sert ve sıkıştırılmış kilden bir ya da iki odalı, ocaklı,  genelde birbirine bitişik nizam evler ortaya çıkmaktadır.

Küçük el sanatları ve tekstil;
               Sardes’te sanat yönünden şaşırtıcı, yaratıcı çabalar Fildişi oymacılığı ve altın işçiliklerinde görülmektedir. Yapılan kazılarda bulunan objelerden heykel işlemeciliği, altın takılar, dövmeler yaratıcılık ve hüner konusunda örnek gösterilebilir.
Antik çağda fildişi lüks bir maldı. Gerçekte fildişi eşyaya sahip olmak sınıfsal bir göstergedir. Zengin ve soylu sınıf fildişini mobilya dekorasyonundan tutun, tarak ve tokaya oradan soylunun bindiği atın gemine kadar geniş bir alan içinde kullanılıyordu.
Homeros Maionyalı (yani Lidyalı) kadınları fildişi boyama konusunda şöyle örnek gösteriyor;
Maionyalı ya da Karialı bir kadın
Nasıl kızıla boyarsa benek benek fildişini,
Hani o fildişi avurtluk olur atlara,
Saklar kadın onu evinde bir köşede,
Kullanmak ister bu avurtluğu bir sürü atlı,
Oysa yalnız krallara yakışır bir süstür o,
Bir şereftir hem ata, hem onu sürene.
                                         İlyada 4.140-145, çev.A.Erhat-A.Kadir

Fildişleri Afrika ve Hindistan kökenlidir. Sardes’te fildişi işçiliği yapıldığı hem yukarıda okuduğunuz şiirden hem de 1994 yılında kazılarda bulunan henüz tamamlanmamış çalışmalardan anlaşılıyor. Burada boynuzları kırılmış, fildişinden çok zarif bir geyik ile birkaç kılıç kını süsüne rastlanmıştır.
Mermnadlar dönemi altın işçiliğinde ve takı sanatında çok yüksek bir becerinin uzun bir geçmişe dayanan çalışmanın varlığını ortaya çıkarmaktadır.
Bu yöreye ait Sardonix (Sart Taşı) ile yapılan yüzük, kolye ve mühürler zenginliğin bir başka göstergesidir.
İşlenmiş Sardoniks Taşı

 Altın işçileri ve mücevherci dükkânları ana tanrıçanın koruması altında bulunmaktaydı.   
Özellikle altın işçiliği tel ve levha olarak günümüz sanatçılarını kıskandıracak kadar ustalık sergilemektedir.  
İlginçtir, Lidyalılar kadın olsun erkek olsun küpeye çok önem vermişlerdir. Kazılar sonucunda, Sardes’li kadınlar ve Lidyalı süvarilere ait elli altın küpe bulunmuştur.
 Özellikle mezar kazılarından çıkan fildişi oymacılık, skarabe (Böcek) şekilli mühür-yüzükler, altın ve gümüş takyap (montörlü) mühür sarkaçlar, eros sarkaçlı küpeler ve zincir kolyeler kuyumculuk sanatının ne kadar ileri düzeyde olduğunu kanıtlamaktadır.  
 Romalı bilgin ve yazar Pilinius’a göre “koyun yünlerinin boyanmasını” ilk kez Sardes’liler bulmuştur. Daha önceleri koyunların kendi renginden elde edilen yünler, Lidyalıların buldukları çeşitli renk kökboyaları ile boyanmaktaydı ve bu çok renkli yünler dünya çapında şöhret yapmıştı.
Çeşitli renk yünlerle yapılan ve döneminin özgün motiflerini taşıyan Lidya halıları özellikle Pers imparatorluğunun saraylarını süslerdi.
Keten ipliğinden örülen balıkçı ağları başta kıyı Ege kentleri, adalar ve Mısır olmak üzere tüm dünyada aranılırdı.
Lidya paltoları, yoğun bir çalışma içinde olan üreticilerine İÖ 4.yüzyılda bir lonca kurduracak kadar ünlüydü.   
Lidyalılar dokudukları kumaşın iplikleri arasına altın karışımı iplikler de karıştırarak büyük talep gören lüks kumaşlarda üretirlerdi.
Sardes dokumaları Lezbos’lu (Midilli Adası) ozan Sappho'nun şiirlerine girecek kadar ünlenmişti. Sardes mor renkli yatak örtüleri ve kırmızı renkli battaniyeleriyle tanınırdı.Kısacası Sardes dünyanın ilk tekstil ve el sanatları merkeziydi

BİNTEPELER VE ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ
 Sardes’in kuzeyindeki Hermos (Gediz) nehri ile Gygaea (Marmara) gölü arasında kalan ve bu gün Bintepeler olarak anılan genişçe bir bölge Lidyalı soyluların mezarlığıdır. Büyüklü küçüklü onlarca Tümülüs, antik çağdan günümüze gezginlerin merakını uyandırmış, arkeolojik ilgiyi üzerine çekmiştir.


İlk belgeli kazı çalışmasını İzmir’in Prusya Konsolosu Ludwing H. Spiegelthal, 1853 yılında “Karun Kadar Zengin” deyiminde adı geçen Croesos/Karun’un babası Alyattes’e ait tümülüsü kazarak başlamıştır. Onu 1870 ve 1880 yılları arasında A.Choisy ve G.Dennis takip etmiştir. Antik çağdan günümüze Tümülüsler definecilerin elinden kurtulamamıştır. Günümüzde, zaten boşaltılmış, soyulmuş bu yerlerin soygun amaçlı hâlâ kazılıyor olması ne kadar acıdır.
Demir çağında Sardes’lilerin ölülerini nereye gömdükleri henüz bilinmemektedir. Lidyalılarda, İÖ 6.yüzyıldan sonra Mermnad'lar hanedanlığı ile birlikte ortaya yeni bir ölü gömme geleneği çıkmıştı. Bu geleneğe göre ölüler kesme kireç taşı veya mermerden yapılmış mezar odalarına konur ve üzeri yığma toprak ile örtülürdü.  
Tümülüs mezarlar olarak bilinen bu tepelere Anadolu Piramitleri adını vermek daha uygun olmalıdır. Bazı Tümülüslerin boyu neredeyse piramitlerin boyuna ulaşacak büyüklüktedir.   
 Günümüzde, Bintepeler bölgesinde bulunan 119 tümülüsün içinden üç tanesi olağan üstü boyutlarıyla diğerlerinden ayrılır; bunlar doğudan batıya doğru, Mermnad hanedanlığı krallarından Alyattes, Gyges ve Sadyattes'e ait olduğu söylenen mezarlardır.
 Tümülüslerin içindeki odaların bazıları dromos'lu (ön geçiş) bazıları değildir. Kapı geçidi olmayan odalara ceset tavandan sokulmuştur.    
 Mezar odalarının ölçüleri birbirlerinden pek farklı değildir. Önemli olan sadece mezar odasının üzerine yığılan toprağın miktarıdır.
Gömülen kişinin sosyal konumu ve kişiliğinin önemine göre üzerine toprak atılıyordu. Tümülüslerin büyüklü küçüklü olmasının nedeni buradan kaynaklanmaktadır.                                                          Dilimizde yer alan “Toprağı bol olsun deyiminin de buradan gelmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Avrupa ve Anadolunun en büyük Tümülüsü: Alyattes

 Mermer ya da kireç taşından yapılmış mezar odaları, toprak, kil ve taş parçaları ile Tümülüslerin altında bir yere gizlenmiştir. Lidyalılar öldükten sonra da ölüler ülkesinde yaşamlarının devam edeceğine inanırlardı. Bu nedenle de gerçek yaşamı sürdürdükleri mekânlardan daha çok, öldükten sonra yaşayacakları mekânlarını güzel, süslü, mermer yapı ve sunaklar ile donatırlardı.
Ölü armağanları arasında; ölünün giysilerini süsleyen, bezekli küçük levhalar, rozetler, düğmeler ve altın şeritler önemli bir yer tutmaktadır.
Altın levhalar baskı tekniğinde kabartma bezeklidirler; çoğunda bezek olarak oturan ya da uzun adımlarla yürüyen sfenkslere yer verilmiştir. Sfenkslerin yüzleri yandan, gözleri ise arkaik tarzda ön taraftan yapılmıştır.
 Ölü hediyesi olarak konulduğu düşünülen çanak çömleklerin arasında; Lydion, Lyktyos ve Skyphos türünde seramikler çoğunluktadır.
 1978 yılında Bintepeler’deki Kendirlik köyü yakınlarında kireç taşından yapılmış iki Lahit gömütte,   aplike olarak bir elbiseye bağlanması gereken 190 adet kadar altın rozet ve lotus tomurcukları bulunmuştur.
 Bu durumda Lidyalıların ölülerini ya kefene sararak veya elbiselerini giydirerek gömdüklerini söyleyebiliriz.
Orta ve daha aşağı sınıf sayılan diğer insanlar ise ölülerini yumuşak kayalara oyulmuş küçük mezar odalarına gömerlerdi.

 SARDES’İN YERİ VE ULAŞIM

Hakkında birçok efsane (Söylence) bulunan Sardes, günümüzde, Manisa’nın ilçesi Salihli’nin 8 Km. batısında, İzmir-Ankara, D-300 (E–96) yolu üzerinde bulunan Sart beldesi sınırları içinde yer alır. Sart Beldesi, Manisa’ya 66, İzmir’e 80, A.Menderes havaalanına ise sadece100 km. uzaklıktadır. 

 İzmir ve Manisa’dan Salihli’ye her yarım saatte bir karşılıklı otobüs seferi yapılmaktadır.  
Ayrıca, İstanbul (490 Km.), Ankara (512Km.) ve Antalya (427 Km)’dan sabah ve akşam saatlerinde, doğrudan, karşılıklı sefer yapan otobüslerle Salihli’ye ulaşma seçeneği de vardır.
Salihli’ye vardığınızda, santral garajdan Sart Beldesine her yarım saatte bir kalkan midibüslerle, tarihi Sardes’e 10 dakikada ulaşabilirsiniz.   
     Olanağınız varsa kendi aracınızla Sardes’e gezi yapmanızı öneririz. Çünkü Antik Sardes kenti ve onun küllerinden doğan, çağdaş Salihli kenti civarında hayal gücünüzü aşan sürprizlerle karşılaşabilir, eşsiz doğa güzelliklerini yerinde görmek üzere tur yapmayı düşünebilirsiniz.

Günümüzde bir bakıma Sardes’in küllerinden doğan çağdaş Salihli kentinde yeni bir kültürel yapı oluşmaktadır. Konuksever ve çalışkan insanlarıyla tarıma dayalı sanayi kuruluşlarınca elde edilen gelire, çok yakında tarih, inanç, termal, doğa ve kültür turizmi de katkı yapacaktır.


Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar
mustafaucarr@gmail.com








                                                                                  
                                                                                

17 Kasım 2018 Cumartesi

DÜNYANIN EN ESKİ FOSİL AYAK İZLERİ KULA JEOPARKINDADIR

        Son günlerde yazılı ve görsel basında, özellikle de sosyal medya üzerinde “Dünyanın en eski fosil ayak İzleri”nin kendi ülkelerinde olduğunu iddia eden yazı ve fotoğraflar yayınlanmaktadır.
Ülkemizde, Manisa ili, Kula ve Salihli sınırları içinde de bir örneği bulunan ilk insan fosil ayak izlerinin en eski izler olduğu ancak tanıtımının yapılamadığı için göz ardı edildiği Araştırmacı Yazar Mustafa Uçar tarafından ortaya atıldı.
         Uçar yaptığı açıklamada; “Batı Anadolu'da Kuvaterner volkanizması sadece Manisa iline bağlı Kula ilçe merkezi dolaylarında alkali bazaltik lavlarla temsil edilmekte olup yapılan radyometrik yaş tayinleri ile 1,7 milyon-25.000 yıl arasında aktif durumda olduklarını Prof. Tuncay Ercan 1993 yılı MTA dergisindeki makalesinde vurgulamıştır “dedi.
     
Fosil Ayak İzleri
 Uçar açıklamalarına şöyle devam etti; “ Bu makalede Sayın Ercan hocam ’Batı Anadolu'daki ve inceleme alanındaki çalışmaların oldukça eski yıllardan beri süregeldiğini, özellikle Kula çevresindeki, Kuvaterner yaşlı genç bazaltilt volkanizma pek çok araştırıcının ilgisini çekmiş ve çeşitli çalışmalar yapılmıştır.’ Diye açıklamıştır.
       Mustafa Uçar; “Anılan makaleye dayanarak, ilk kez 2000 yıl kadar önce, ünlü Anadolu’lu coğrafyacı Strâbon, Kula çevresini gezmiş ve yazdığı kitabında bu bölgeye Katakekaomene (Yanık ülke) adını vermiştir. Hamilton ve Strickland (1841), Tohihatcheff (1889), Texler (1882), Washington (1804 ve 1900) ve Phllippson (1013) bölgedeki ilk jeolojik çalışmaları yapmışlardır.
        Ayrıntılı jeolojik çalışmalar ise Crawford (1964) ile belirginleşmekte olup, araştırıcı değişik volkanitlerde ilk kez ayrıntıya girmiştir, Beckmann (1964) ve Bergo (1964), Kula bazaltlarının Kuvaternerlerin yaşlı olup, Son evrede oluştuklarını öne sürmüşlerdir.” Şeklinde açıklama, anılan makalede yer almaktadır.
          Burada, son cümleye dikkatinizi çekerim” diye konuşan Uçar “Lavların son evrede yani 25.000 yıl önce oluştuğu vurgulanıyor. Son aylarda özellikle yerelde ise Salihli, Sindel mahallesi civarında bulunan fosil ayak izlerinin 11-12 bin yıla indirgendiği görülmektedir. Bunun hiçbir bilimsel veriye dayanmadığını, bizdeki fosil ayak izlerinin yukarıdaki bilimsel verilere dayanarak rahatça 25.000 yıllık olduklarını söyleyebiliriz. Ayrıca anılan bölgenin yakınlarında yerel halkın “Kanlı Kaya” adını verdiği, üzerinde kırmızı boyalar ile insanların çizimleri olan bir blok kaya ve yine civarda mağaralar olduğunu biliyoruz” diye konuşan Uçar açıklamalarını şöyle tamamladı;
Katakekaomene (Yanık ülke)  Kula Jeopark Alanı

           “Günümüzde Salihli ilçesine bağlı mahalle durumunda olan Adala’nın doğusunda bulunan Divlittepe sönmüş yanardağ kraterinin Çakallar mevkiinde, 1969 yılında MTA araştırmacısı Mustafa Çelik tarafından fosil insan ayak izleri bulunmuştur.
Bu tip izlerin dünya üzerindeki bilinen örnekleri Fransa,   Tanzanya, Macaristan ve İtalya’dadır. Ancak buralardaki buluntular bir insana aittir. Oysa Salihli yakınlarındaki buluntuda kadın, erkek, çocuk, hayvan hatta ellerinde taşıdıkları sopaların, dinlenmek için yere bıraktıkları objelerinde izleri görülmektedir. Yani bütünseldir, çok değerlidir.
         “Thermoluminescence” adı verilen, güvenilir arkeolojik tarihlendirme metodu ile bu buluntuları inceleyen Doç.Dr. Yeter Göksu, 1978 yılında yaptığı açıklamada “Buluntuların yirmialtıbin yıllık Olduğu”nu belirtmiştir.
            Fosil insan ayak izleri bizlere insanoğlunun tarih öncesi çağlarda/Prehistorya’dan bu yana bölgede varlığını kanıtladığı gibi, insanlarla birlikte görülen hayvan izleri, o çağda yaşayan insanların hayvanları evcilleştirdiklerini, ellerinde taşıdıkları asa, sopa benzeri izlerse alet kullanacak olgunluğa eriştiklerini gösteriyor

    Bana göre bölgede 25.000 yıl önce yaşayan bir topluluk ve kendilerine ait bir kültür vardır. Bu bölgenin arkeologlar ile jeologlar tarafından dikkatle araştırılması sonucunda insanlık tarihine yeni bir ışık yakacak bilgiler elde edebiliriz.
     Manisa Büyükşehir, Salihli ve Kula Belediyelerinin işbirliği ile kurulan “Kula Jeopark Belediyeler Birliği” yönetiminin konuyla yakından ilgileneceğine inanıyorum” dedi.

2 Ağustos 2018 Perşembe

7 ÖNEMLİ KİLİSEDEN BİRİSİ; SARDES KİLİSESİ

               Havarilerden birisi olarak kabul edilen Aziz Yuhanna, İsa Peygamberin ölümünden sonra Hıristiyanların baskı altında yaşadıkları Kudüs ve civarından, yanına Hz. Meryem’i de alarak Anadolu’ya göç etmişti. Güçlüklerle dolu çetin bir yolculuktan sonra, birkaç kiliseyi ziyaret ederek, Efes’e kadar ulaşmışlardı. Burada zamanının birçoğunu Efes Kilisesine hizmet ederek geçiriyordu.
              Hıristiyanlığın Azizi Yuhanna’nın daha İ.S. 1.yüzyılda, Efes’te verdiği vaazları, Lidya ve Ege’deki gezileri sayesinde, yeni bir din olan Hıristiyanlık, putperestleri ve Yahudileri kendine çekmişti.
İncil'de adı geçen 7 Kilise
          İ.S. 1.  yüzyılda, Bergama, Efes, Sardes (Salihli), Thyateria (Akhisar), Philadelphia (Alaşehir), Symirna (İzmir) ve Laodikeia  (Denizli)’da bulunan Hıristiyan Kiliseler, “Kutsal” unvanı almıştı. Bu onursal bir unvandır. Çünkü Hıristiyanlık, İ.S. 324’te resmi din olarak kabul edilinceye kadar, ilk inananlar evlerde, mağaralarda gizli olarak toplantılar yapmışlar ve bu yeni dini bu şekilde yaymışlardı.
          Yuhanna’nın Efes’te çok uzun bir süre kalmadığı yaygın bir kanıdır. Ancak baştanbaşa geçtiği Anadolu coğrafyası, onu cemaatler açısından oldukça bilgilendirmişti.
          Paganlar, Efes’te de Hıristiyanlığa karşı olan baskılarınıarttırmış ve Yuhanna'da bütün bu olanlardan nasibini almış, Kuşadası’nın karşısındaki Samos adasına sürgüne gönderilmişti. Kendisi sürgünde kaldığı zaman zarfında bugün İncil’in son bölümü olan Vahiy bölümünü yazmıştı.  Vahiy bölümünde, dünyanın son zamanları hakkında (Teslis ; Baba,Oğul ve Kutsal Ruh) Oğul Tanrının bilgileri yansıtılır ve Yuhanna bu bilgileri Anadolu’da bulunan 7 kiliseye mektup yazarak ulaştırmıştır.
Sardes Kilisesi ve Artemis Tapınağı
      Günümüzde, Hıristiyan cemaatlerce ziyaret edilen yerler,Aziz Yuhanna’nın gezdiği bu kiliselerdir. Aslında yapılan bu ziyaretlerde bir binadan daha çok bir Hıristiyan cemaatinin yaşadığı yerle rdüşünülmelidir. Bir cemaatin olduğu yerde elbette daha sonraları kilise binaları da yapılmıştır.
         Bu gün, Artemis Tapınağının güneydoğu tarafı, sağ köşesinde küçük bir kilise vardır. Burası, putperestliğin terk edilmesinden sonra, İS. 400 yıllarında yapıldığı düşünülmektedir. Yarım yuvarlak apsisli, tek nefli bir yapıya, 5.yüzyılın sonu ile 6. yüzyılın başında yapının uzunluğu boyunca bazı ekler yapılmıştır. Aslında bir Şapel olan bu bina, İncil’de adı geçen kilise olarak ziyaret edilmektedir.
      Artemis Tapınağı ile kilise arasında mimari hiçbir bağlantı bulunmamaktadır. 7. yüzyılda meydana gelen deprem ve toprak kaymaları nedeniyle hem tapınak hem de kilise yıkılmış, uzun süre toprağa gömülü durumda kalmıştır.
          Arkeoloji gurubunun 1910’da başlattığı kazılardan sonra tapınak tümüyle ortaya çıkarılmış, 1961’de de kilise onarılarak ziyarete açılmıştır.
Sardes Metropolithanasinden geriye kalan kolonlar
          Konumuz, 7 Kiliseden biri olan Sardes Kilisesi olduğundan, buraya gönderilen mektuptan söz edeceğiz;
          Sardes’e gönderilen mektup:
          Tanrı’nın yedi ruhuna ve yedi yıldıza sahip olan vahiy şöyle diyor;
Sardes Kilisesi
       Senin yaptıklarını biliyorum. Yaşayan topluluk olarak ad yapmışsın, ama ölüsün. Uyan! Geriye kalan ve ölmek üzere olan şeyleri güçlendir. Çünkü Tanrı’mın önünde senin işlerinin tamamlanmamış olduğunu gördüm. Bu nedenle neler aldığını, neler işittiğini hatırla. Bunları yerine getir, tövbe et! Eğer uyanmazsan, ben hırsız gibi geleceğim. Sana hangi saate geleceğimi hiç bilemeyeceksin. Ama Sardes’te, aranızda giysilerini lekelememiş olan birkaç kişi var ki, onlar beyazlar içinde benimle birlikte yürüyecekler. Babamın ve O’nun meleklerinin önünde o kişinin adını açıkça anacağım. Kulağı olan, Ruh’un topluluklara ne dediğini işitsin.
           Sardes’de, o dönemlerde zengin bir Yahudi topluluğu yaşıyordu. Mektupda Yuanna; Parayı icat ettiğin ve altın zenginliğinden dolayı ünlü bir yersin ama inancına yeterince sahip çıkmadığın için “ölüsün” diye suçluyor. İnançlı birkaç kişinin dışında, diğer Hıristiyanların da uyanarak, inançlarını -diğer inançlara karşı (Pagan ve Yahudiler)- güçlendirmelerini vurguluyor.
           395 yılında Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesi sonucu Sardes, Bizantion’lılara (Bizans) geçti. M.S.56–59 yılları arasında yapılan, İncil’de adı geçen 7 kiliseden birisi olan Ortodoks Hıristiyan kilisesinin başına bir Piskopos atayarak kenti din merkezi konumuna getirdiler. 
       
  Egemenliklerinin ilk yıllarında Bizanslılar, kentin eski görkemli günlerin anısına saygı duyarak Roma mimarisinin yanına kendi genç dönem eserlerini yapmışlardır. Bunlardan en önemlisi;   Sardes Metropolithanesini burada inşa etmeleridir.   Eski İzmir yolu kuzeyinde yer alan Metropolithane’nin günümüze ancak beş kolonu ulaşabilmiştir.
         Tarihçi Clive Foss, Byzantine and Turkısh Sardes (Bizans ve Türkleşmiş Sart) adlı yapıtında “1369 yılında İstanbul Patrikliğinin Sardes Metropolitliğini kaldırdığını ve Sardes’teki Hıristiyan topluluğu üzerindeki yetkilerin 1390–1391 yılında Türklerin egemenliğine geçen Philadelpheia (Alaşehir) Metropolitliğine verildiğini bildiren” bir fermanını kaydeder.
      Patrik bu fermanında uzun süre, görkemli bir yaşam süren Sardes şehrinin korunamadığı için küçük bir şehir haline gelmesinden üzüntü duyduğunu belirterek, bir Hıristiyan merkezi olan Sardes’in terk edilmesini ve Sardes’e ait kilise mal varlığının da Alaşehir Metropolitliğine bağlanmasını sağladı.
    İncil’de yer alan mektupların beşincisinde yer alan Sardes Kilisesinin günümüzde Hıristiyan cemaatlerce niçin önemle ziyaret edildiğinin öyküsü böyle..

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar