19 Şubat 2018 Pazartesi

ADALA ATATÜRK EVİ


                 

              Salihli’de yanlış bilinen başka bir konu da Adala mahallemizde bugünlerde restore edilip müze olarak açılacak ev hakkındadır;  “Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşının sonunda, İzmir’e doğru ordunun başında ilerlerken bu evde kaldığı” söylenir. Atatürk bu evde sadece 3-4 saat kalmıştır, gerçek ise şöyledir:
Müze olacak Adala'daki Atatürk Evi
           Batı Cephesi Komutanlığı’nın amacı, tahrip edilmeden ve yanmadan İzmir’i kurtarmak ve düşmanı bütün donanımıyla esir almaktı.
             1. Ordu tüm birlikleriyle hemen hedeflerinin arkasında takibe devam ediyordu, ancak 2. Ordu hâlâ hedeflerinin gerisindeydi. Hızlarını arttırmaları, iki ordunun bir an önce bir araya gelebilmeleri için “ 6 Eylül 1922 günü Adala’da olması” emrini almışlardı.
         Yolların bozuk, arazinin sarp ve ormanlık olması, üstelik haberleşme zorluğu çekilmesinden dolayı hedeflerine zamanında ulaşamamak, 2. Ordu Komutanı’nın sinirlerini iyice germişti.
             Batı Cephesinin verdiği son emre şu yanıtı veriyordu;
      “Karargâhım için cephe emrinde hedefler gösterilmiştir. 6 Eylül akşamı Adala’da bulunmak emir buyrulmuş, bu gece Yenişehir’e yetişmek mümkün olmadı, karargâhım 30 Km. geride yürüyüştedir.
        17. Tümen karargâhına yalnız Kurmay Başkanı ile ben geldim. Benzin bitti, hayvanlarımız geride. Uşak’tan benzin istedik. Benzini ve binek hayvanlarımızı beklemek zorundayız.
         Birkaç günden beri 2. Ordu müdahalelerinize hedef olmaktadır. Bu defa da Ordu Komutanı’nın, ileri birliklerden kilometrelerce ileri gitmesinin istenmesine hiçbir anlam veremedim.
              Aslında 2. Ordu’nun ‘ordu’ denecek bir kuvveti kalmadığından Komutan ve karargâhı ile bu kadar oynamaya sebep ve anlam yoktur. 2. Ordu Karargâhı’nın lağvını ve benim bir er gibi orduda istihdamımı aracılığınızla, Başkomutan Paşa Hazretlerinden rica ederim.”
         
2.Ordu Komutanı Yakup Şevki SÜBAŞI
 Alaşehir’de karargâhta bu yazıyı alan İsmet Paşa, hemen Mustafa Kemal ve Fevzi Paşalara okudu. Birlikte Yakup Şevki Paşa’yı kırmayacak ama şevke getirecek bir yazıyla cevapladılar.
            Bu yazı da özetle şöyleydi:
      “Ordu karargâhının emredilen yere vasıtasızlıktan varamadığı anlaşılıyor. 2.Ordu, 1.Ordu’dan en az 40 Km. geridedir. Birliklerin bu arayı kapatması yüksek irade ve azminizden beklenir.
         Haberleşmenin yetersizliği, yolların bozuk oluşu yüzünden, sizinle bağlantı kurmak için mümkün olduğu kadar önlerde bulunmanız gerekiyor. İleride yığılan Kolorduların yeni bir paylaşımı olasılığı hesaba katılmıştır. Zorunlu olarak en öndeki Tümende bulunmanız yeterlidir.
      Düşman, İzmir’de topladığı birliklerle savunmaya karar verirse, iki ordu ile aralıksız hücum etmek kararındayız.”
           Bu gelişmelerin ardından 7 Eylül 1922,  öğle üzeri Mustafa Kemal ve Paşaları taşıyan otomobil, Salihli’ye girmişti. Bu kahraman kumandanları Salihli halkı, Çerkes (Kırveli) köyü önlerinde karşılamışlardı. Kaymakam Hasan Fikri Bey, Salihli”de ve Belediye Başkanı Hacı Davut (Ulaş) Midilli’de, Yunana esir olduklarından halk karşılama yapmıştı.
           Eşraftan Hacı Mustafa (Akiş) Bey evini bu değerli konuklarına karargâh ve misafirhane olarak açmıştı. Kocaçeşme mahallesi, Bostan sokaktaki bu ev, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına iki gün, karargâh olarak hizmet vermişti.
             Aynı gün, akşam saatlerinde Yakup Şevki Paşa, Adala’da Mehmed Ağaya ait 1896’da inşa edilmiş iki katlı bir evin ikinci katına karargâh kurmuştu yani bu ev 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşanın karargâh binasıydı. Yeri gelmişken bir düzeltme daha yapalım; Yakup Şevki Paşanın soy ismi hep SUBAŞI olarak yazılır aslında SÜBAŞIdır. SÜ eski Türkçede asker demektir ve asker başı anlamındadır.
Kurtuluş Savaşı Boyunca M.Kemal ve arkadaşlarını taşıyan sarı otomobil

             Mustafa Kemal ve arkadaşları Salihli’den, 8 Eylül 1922’de, Adala’daki, 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşayı görmeye gittiler.
          İşte müze olacak bu evin önemi burada ortaya çıkmaktadır; Türk Ordularının İzmir’e nasıl gireceği burada planlanmıştır.
        Eski DP Manisa Milletvekili, Salihli’de eski un fabrikası sahibi, Selim Akiş’in babası Hacı Mustafa Ağaya ait evde de önemli olaylar yaşanmıştı:
      ”… haberciler son gelen raporları Gazi ve Kurmaylarına iletiyorlardı. 1. Ordu’dan gelen raporlarda “Yunanın hızla İzmir’e çekildiği, Turgutlu ve Manisa’yı da yaktıkları,  esirlerden alınan bilgilerden Yunanın Dikili, Ayvalık ve İzmir limanlarından gemilerle çekilme emri aldıkları ve çekilmenin başladığını” bildiriliyordu.
            Son olarak İzmir çıkışlı ama İstanbul üzerinden gönderilen bir telgraf getirdiler. Bu, İzmir’deki Fransız donanmasının “Edgard Quinet” adlı gemisinden, yabancı Konsoloslar tarafından gönderilmiş bir telgraftı:
                Şehri teslim edeceklerini bildiriyor ve Mustafa Kemal Paşadan hangi komutanın devir teslim için görevlendirileceğini öğrenmek istiyorlardı. Aynı zamanda şehirdeki Hıristiyan halka iyi davranılmasını isteyen ricaları sıralıyor, şehrin teslimi ile ilgili murahhas (Delege) üyeler göndereceklerini, nereye ve ne zaman göndermeleri gerektiğini soruyorlardı.
             Telgrafı sakince dinleyen Paşa birden öfkelendi, yumruğunu masaya vurarak aynı hiddetle;                    “Kimin şehrini kime veriyorlar! “diye bağırdı.”
           Bu son cümle çok konuşulur, bilinir ama nerede söylendiği bilinmez. Geçmişimizi bilmez ve değerlerimize sahip çıkmazsak, başkalarının sahiplenmesine de ses çıkaramayız.
            Mustafa Kemal ve Karargâhı 9 Eylül 1922 günü sabah saat 08.00 de Salihli’den İzmir’e doğru hareket edecek ve geceyi Nif’te (Kemalpaşa) geçirecektir.
            Yukarıdaki konuyla ilgili detaylar ilk baskısı tükenen, ikinci baskısı için çalışmaları sürdürülen “Mustafa Kemal’in MUCİZE ORDUSU” romanımda yer almaktadır.
             Salihli hakkında bilinmeyenleri yazmaya, tarihimize iz bırakmaya, haftaya da devam edeceğiz.

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar

KAYNAKÇA:
  ATESE ARŞİVİ; No.5/6171, Kls.2134, Dos.61.Fih.1–61
 Mustafa Uçar’ın “M.Kemal’in Mucize Ordusu” romanı

15 Şubat 2018 Perşembe

KUŞÇUBAŞI ÇİFTLİĞİ

         
          Salihlimizin hiç bilinmeyen ya da yanlış bilinen gerçeklerinden birisi de Kuşçubaşı çiftliğidir. Hatta bazı çevreler devlet malı olan bu çiftliğin adıyla anıldığından dolayı Eşref Beye ait olduğunu zannederler. Kurtuluş savaşı sırasında önemli görevlere hizmet vermiş olan çiftlik, o dönemde, Çerkes Ethem’e tahsis edilmiştir. Müzemizde “Çerkes Ethem burada kaldı” anlatımlarına bakmayın, anılan oda “Milli Mücadele odası” olarak sergilenmektedir. Gelelim şimdi Kuşçubaşı Çiftliği ile ilgili gerçeklere;
Kuşçubaşı Çiftliği 1915: Sol üstteki yerleşim İstasyon, sağ üstteki yerleşim Kocaçeşme mahalleleri. 

             Başbakanlık Arşiv Dairesi 165 No.da kayıtlı 1530 tarihli Tahrir Defterinde; “Saruhan nahiyesine bağlı bir Salihli köyü bulunduğu ve bu köyün Çarhocalı ve Ömerli adlarında iki Karyesi (Yerleşimi) olduğu” yazmaktadır. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle tutulan bu defterde sözü edilen Salihli köyündeki topraklar, Osmanlı Padişahlarının av kuşlarını yetiştiren, bakan ve av törenlerinde hizmet eden 14 doğancı ailesinin elinde olduğu ve burada bir “Kuşçubaşı çiftliği”  kurulduğu yazmaktadır.
Çerkes Etem'in kaldığı Kuşçubaşı köşkü 1915: Solbaşta küçük kardeşi Mekki (Kuşçubaşı) Korumalar, İmam Efendi, sağda Mısır Hidivliği Prensi, Merdivende oturan kız kardeş Fatma Münevver hanım. 

          Kuşçubaşı çiftliğinin sınırları bugünkü Askerlik şubesi köşesinden başlayarak Mehmetçik parkı ve sonraki iki sokak dâhil, güneye Pilav Tepenin altına, oradan batıya Çakallar çayına oradan kuzeye doğru inerek tekrar Askerlik Şubesine ulaşan alan içindedir. Kayıtlara göre Kuşçubaşı Eşref’in köşkü bugünkü Salihli Lisesi önü ile Atatürk anıtının bulunduğu yerdedir. 1930’lu yıllarda yıkılmıştır. Bugün Ferah caddesinin en sonunda karşınıza gelen binanın ise Kuşçubaşı çiftliği Kâhyasının evi olduğu ve birkaç küçük onarım dışında özgün halini koruduğu söylenmektedir.
     
 Kuşçubaşı Eşref (Sencer), 1873 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası Mustafa Nuri Bey, Kafkaslardan gelmiş bir Çerkesdir.   Ruslar bölgeyi işgal edince Kafkaslardan ayrıldılar, sayısız Çerkes’e sığınma imkânı sunan Sultan Abdülaziz’in daveti üzerine İstanbul’a geldiler.  Mustafa Nuri, sarayın Kuşçu Ocağına alınarak eğitim görmüş ve sonrasında Sultan Abdülhamit tarafından kuşçubaşılığa terfi etmiştir. 1876 yılında, Salihli’deki Kuşçubaşı çiftliğinin yönetimi için görevlendirilmiştir. Babasının ölümünden sonra Kuşçubaşı çiftliğinin yönetimi de büyük evlat Eşref beye kalmıştır.
             Birinci Dünya Savaşı'nın kaybedilmekte olduğu hissedilince, aralarında Enver Paşa ve Mustafa Kemal’linde bulunduğu vatansever bir grup subay ellerindeki silahlardan bir miktarını Salihli’ye Kuşçubaşı çiftliğine gizlice aktarmaya başlamıştı.  Mustafa Kemal’in Samsun’a hareket ettiği gün, bir başka vapurda Bandırma’ya Hamidiye kahramanı Rauf (Orbay) Bey’i götürüyordu. Rauf Bey Bandırma’da Harp okulundan arkadaşları olan Çerkes kardeşler Reşit, Tevfik ve Ethem Beylerle buluştu.
             Rauf Beyle Bandırma’da yapılan görüşmenin sonunda, Rauf Bey,Ethem’e:   “Karargâhını Salihli’deki Eşref Beyin çiftliğinde kurarsın. Burada silah mühimmat, yiyecek, para, at her şey var. Bütün bunları dilediğin gibi kullan!” diyerek Salihli’ye gönderdi.25 Mayıs günü Bandırmadan trenle yola çıkan Ethem, aynı gün Akhisar’dan birkaç Çerkesle, atlı olarak Gölmarmara üzerinden Salihliye Kuşçubaşı Çiftliğine gelerek buradaki konağa yerleşti.
           Salihliye ulaştığının ertesi günü çevredeki tüm askerlik şube ve yetkililerine haber salıp gönüllü toplamaya başladı. İlk anda 300 kişi olan gücü zaman içinde hızla büyüyerek, 6.000 kişi ile çevrenin en kalabalık Kuvayı Milliye gücünü oluşturdu.   Kuvvayı Seyyare, Yunan güçlerini yaklaşık 22 ay süreyle, Milne hattında tutmayı başardı. Böylece Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’da Milli Orduyu kurmasına fırsat tanımış oldu.
     Yunanın Salihli’yi işgalinden sonra kendilerine garnizon olarak bu çiftliği kullanmaya başladılar. Her sabah, buradan Yunan bando ekibi çıkar, şimdiki Karaman İş Merkezinin bulunduğu noktada yer alan Hükümet binasına Yunan bayrağını çekerler, akşam ise bayraklarını indirip yine Mithatpaşa caddesinden kışlalarına dönerlerdi.

                5 Eylül günü meydana gelen İstasyon çarpışmalarından sonra kaçarlarken, şehri ateşe vermiş, Kuşçubaşı çiftliğini de dinamitle havaya uçurmuşlardı.
Yunanın kaçarken dinamitlediği Kuşçubaşı Köşkünden geriye kalanlar.

            Kuşçubaşı Eşref de,   Çerkes Ethem'in Türk kuvvetlerine isyan edip yenilmesinden sonra onunla birlikte Yunanlara sığındı. Yunan ve İngiliz iş birlikçisi olması iddiasıyla, Çerkes Ethem'le birlikte vatandaşlıktan çıkarılarak ülkeye girişi yasaklandı. 1938 yılında çıkartılan genel bir afla Türkiye'ye döndü.  Devlet malı olan arazisi Cumhuriyetin ilanından sonra kamulaştırılmış ilk etapta çiftlik arazisi üzerinde Namık Kemal İlk Okulu, Hükümet ve Askerlik Şubesi binaları ile Levazım Taburu yer almıştır. Sonraki yıllarda Salihli Lisesi, futbol sahası ve Seyrantepe mahallesi oluşmuştur. Eşref bey bu araziden kendine düşen payını 1950’li yıllarda almış ve bugün Atatürk anıtı kuzeyinden, Lise önünden geçen yolu da belki köşkün olduğu alanın anısına yol yapılması şartı ile hibe etmiştir.

Mustafa Uçar
Araştırmacı yazar

12 Şubat 2018 Pazartesi

Salihli hakkında yanlış bildiğimiz gerçekler : SALİHLİ TREN GARI

  SALİHLİ TREN GARI

         Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önder Mustafa Kemal ATATÜRK, tarih yazarlarına şöyle seslenir; 
           “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir! Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçekler, insanlığı şaşırtacak bir duruma dönüşür. Siz buna razı mısınız?”
 
Salihli Tren Garı 1979
         Biz tarih yazarları olup, Atatürk’ümüze sadık kalarak tarihi gerçekleri yazmaya çalışmak zorundayız. Salihli’nin tarihinde bugüne kadar doğru bildiğimiz yanlışları bu yazı dizimizde düzeltmeyi amaçladık, umarım belgelere dayalı bu bilgiler bundan sonra doğru kullanılır.
          İlçemizde yeni açılan müzemizdeki bir panoda “ 1920’li yıllarda tren yolunun açılması ile gelişmeye başlayan Salihli…” şeklinde başlayan bir cümle vardır. Evet Salihli tren yolunun açılması ile gelişmeye başlamıştır ama belirtilen tarihten 45yıl önce açılmıştır demiryolu.
Mithat Paşa

         Bize tren garını, Mithat Paşanın açtığı öğretilmiştir ama Mithat Paşa sadece istasyon ile Hamidiye Cami arasındaki bugün adı “Sevgi Yolu”na çevrilmiş, Mithatpaşa caddesini açmıştır. Şimdi işin doğrusunu belgelerden aktaralım:
            “İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve devamı demiryolu hattının yapım yetkisi 4 Temmuz 1863’te Edward Price adında bir İngiliz vatandaşına verilmiş,   bu yetki bir yıl sonra İzmir-Kasaba Demiryolu Şirketi’ne (Smyrna-Cassaba Railway Company) devredilmiş ve hat bu İngiliz şirket tarafından inşa edilmiştir. Bütün bu yetkiler, 1894’te Paris’te kurulan İzmir-Kasaba ve Uzantısı Demiryolları Şirketi’ne satılarak hattın denetimi Fransızların eline geçmiştir.
        İzmir-Kasaba Demiryolu Şirketi, İzmir’in Basmahane Garı’ndan 1864’te inşaat çalışmasına başlamış ve 20 Temmuz 1865’te İzmir-Menemen, 25 Ekim 1865’te İzmir-Manisa ve 22 Ocak 1866’da Manisa-Kasaba Demiryolu hattını hizmete açmıştır.
        Osmanlı Bayındırlık Bakanlığı (Nafia Nezareti), ikinci bir anlaşma ile aynı şirkete demiryolu hattının Alaşehir’e kadar uzatma iznini vermesinden sonra başlayan inşa çalışmaları sonucunda, demiryolu hattı, 1 Mart 1875’te Salihli’ye ulaşmıştır. Salihli İstasyonu’nun resmi açılışı Zamanın Nafia Nezareti Nazırı (Bayındırlık Bakanı) İbrahim Edhem Paşa tarafından 13 Mart 1875, Cumartesi günü, saat 11.30’da yapılmıştır.”
Bayındırlık Bakanı İbrahim Edhem Paşa

       Aydın Valiliği’ne atanan ve kısa bir süre (1880-1883) İzmir Valiliği yapan Mithat Paşa, Salihli’yi ziyarete geldiğinde İstasyon ve Kocaçeşme arasında yer alan ve kendi adını (Bugün Sevgi Yolu) taşıyan caddeyi açtırmış; etrafına çınar ağaşları diktirmiş, eski Karaman Otelinin (Bugün Karaman İşhanı) bulunduğu yere Hükümet binası yaptırmıştır. Mithatpaşa caddesi üzerindeki dikilen ağaçlar, 1956 yılında kesilerek yerine bugünkü çam ağaçları dikilmiştir. 1875 yılında, İstasyona dikilen çınar ağaçları Salihli tarihinin sessiz tanıkları olarak günümüze kadar ulaşmışlardır. Keli köyünden (Bugün aynı adı taşıyan bir mahalle) itibaren demiryolu hattının her iki tarafı da ağaçlandırılmıştır.
          13 Mart 1875 tarihinde hizmete giren demiryolu bağlantısı Salihli’nin Manisa’ya, İzmir’e ve hatta Manisa makasıyla, Bandırma üzerinden vapurla İstanbul’a, yani Payitahta (Başşehir) bir kapı açmıştır.  Bu kapı Salihli’nin başta ekonomisi olmak üzere her yönden gelişmesine neden olmuştur.
              Tarihi boyunca, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Fahrettin Altay, Celal Bayar, Çerkes Ethem, Mithat Paşa, Hacim Muhittin Çarıklı, Şükrü Saraçoğlu, Adnan Menderes, Yunan Kralı Kostantin, İran Şahı Muhammed Pehlevi gibi tarihi kişileri, yolculukları sırasında misafir etmiştir.
           Fransızlar tarafından yapılan ve işletilen istasyon binası bir Fransız sömürgesi olan Senagal’li zenci Müslüman askerlerce Kurtuluş Savaşı süresince korunmaya alınmasına rağmen Yunan askerlerinin 5 Eylül 1922 günü kenti terk ederlerken yakmalarına engel olunamamıştır. İstasyon binası 1924 yılında Müteahhit Mühendis Fesçizade Mehmet Galip Bey tarafından aslına uygun olarak onarılmıştır.               
             İşletmeye açıldığı tarihten 1980 yılı ortalarına kadar bir sosyo-kültürel bir buluşma noktası olarak algılanan İstasyon ve civarı günümüzde şehir merkezinin hareketlenmesiyle eski gösterişli günlerinden uzak kalmaktadır. Ancak sıcak yaz günlerine İstasyondaki çınar ağaçlarının altında bulunan çay bahçelerinde çay içip serinliği yaşamak eskiler için hala geçerlidir. 2008 yılında da bakım gören gar binası özellikle geceleri renk ve ışık saçmaktadır.
Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar

2 Aralık 2017 Cumartesi

SARDES’DEN ÇIKAN ESERLER NE OLDU?

 Yıllardır Sardes ve Lidya Krallığı araştırmaları yapıyor, elde ettiğimiz bilgileri makalelerimiz ile kamuoyuyla paylaşıyoruz. Çalışmalarımızda rastladığımız ama sonucunu merak ettiğimiz bir konunun da nihayet izini bulduk. Öncelikle merakımızı çeken konuyu açıklayalım; Gezenler bilir, Sardes, Artemis Tapınağı bölümünün neredeyse başlangıcında, 1900’lü yıllardan kalma bir vinç vardır. Vincin önünde de bir pano. Panoda bir açıklama vardır kısaca şunları yazar:” Tapınağı, 1910 yılında, kazı izni ile gelen Amerikalı arkeolog Howard Crosby Butler ortaya çıkarmıştır. Buradaki büyük sütun parçalarını kaldırabilmek için, Sart istasyonu ile tapınak arasında bir dekovil hattı döşenerek bu vinç kazı alanına getirilmiştir. Kazılar 1914 yılında I.Dünya Savaşı çıktığında terk edilmiştir.”
Howard C.Butler
Bu kadarla sınırlı olan pano üzerindeki yazılarda, Howard Crosby Butler’in 1920-1922 yılları arasında da kazı yaptığı yer almıyor. Kurtuluş savaşı süresince yılın 12 ayında da kazı yapan ekip, 1922 yılı Temmuz ayı sonunda birden kazıyı terk edip gidiyor. Giderlerken,” vinci getiren tren ne götürüyor?” diye merak ediyorduk, nihayet sonucunu öğrenebildik. Bakınız neler olmuş:
… Kazısı çok daha önce başlamasına rağmen, H.C. Butler'ın Sardes kazısı sırasında bulduğu eserlerin kaderi de Kurtuluş Savaşı ile değişmiştir. 1910 yılında ABD'de, Princeton Üniversitesi'ne bağlı bir enstitü olarak kurulan Sardes Kazıları Cemiyeti, Osmanlı Devleti'nden izin alarak Sardes kazılarına başladı. Butler başkanlığında sürdürülen bu kazılar sırasında bulunan tüm eserler Sardes'de inşa edilen kazı evinde muhafaza edildi. 1. Dünya Savaşı'nın başlaması ile kazılar durmuş, savaş sonuna kadar depoda korunan buluntular ise 1918 yılında İzmir'de Mekteb-i Sultani'nin deposuna yerleştirilmişti.
Dekovil Artemis Tapınağında çalışıyor

İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali ile tüm bu eserler teorik olarak Yunanlıların eline geçmiş, ama, ilginç bir işbirliği ile, işgal sırasında Butler ve ekibi Sardes kazılarına yeniden başlamıştı. Eylül 1922'de ise, kazı ekibi, İzmir'de bulunan 200'den fazla eseri, 56 sandık halinde bir gemiye yükleyerek New York Metropolitan Müzesi'ne gönderir. Cesnola'nın sattığı Kıbrıs buluntuları ve ABD'nin Tarsus konsolos yardımcısı Abdo Debbas'ın gönderdiği Roma Lahdi'nden sonra, Sardes'ten çıkan bu eserler, Metropolitan Müzesi'ne Anadolu'dan giden üçüncü eser grubudur.
H.Crosby Butler Kazı Evi

Sardes buluntularının, İzmir'den ABD'ye gönderildiğini haber alan, dönemin İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Halil Edhem Bey (Eldem[1]), aynı yıl içinde Metropolitan Müzesi'nden bu eserleri geri ister. Metropolitan Müzesi, Sardes'ten gelen eserleri geri vermeyi kabul etmez. Yazışmalar sürer. Büyük bir heyecan ile yürütülen bu iade kampanyası, etkisini de çabuk gösterir. İlk başta iadeye olumsuz yaklaşan ABD yetkilileri, karşılıklı yazışmalar ve ardından Türk Hükümeti'nin verdiği nota karşısında yumuşar. İlk teklif, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin bu buluntuların ABD'ye hediye etmesi, bunların da kurulan yeni dostluğun bir nişanesi olarak Metropolitan Müzesi'nde özel bir salonda sergilenmesidir. Bu teklif, Halil Edhem Bey tarafından derhal reddedildiği gibi, eserlerin, sandıklar dahi açılmadan, aynen iadesinde israr edilir. Uzun yazışmalar ve görüşmeler sonunda, müzede kalması uygun görülen birkaç eser dışında, diğer Sardes buluntuları 53 sandık halinde Haziran 1924'de Türkiye'ye iade edilir.
Halil Edhem Bey
Bitmedi. Bu esnada, Sardes'in son kazı döneminde bulunan, 30'u altın, 150 Lidya sikkesinin İzmir Amerikan Konsolosluğu'nda kaldığını öğrenen Halil Edhem Bey, bunların da derhal teslim edilmesini ister. Kısa bir süre sonra bu sikkeler de Türkiye Cumhuriyeti'ne iade edilir.
Bu olayda, Halil Edhem Bey'in şahsında, ortada daha doğru dürüst bir devlet bile yokken, ülkesinin kültürel değerlerini korumak için uğraş veren dirayetli bir devlet adamı tavrının pırıl pırıl örneğini görürüz.
Anlayabilenler için iyi bir örnek, değil mi?
 Ve yine bitmedi. Hele açılmasını beklediğimiz “Sardes Arkeoloji ve Para Müzesi” bir açılsın konu ile ilgili açıklamalarımıza devam edeceğiz.
Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar




[1] Halil Ethem Bey, Sadrazam İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu, Osman Hamdi Bey'in küçük kardeşidir. Zürih Üniversitesi Tabii İlimler, Viyana Poliklinik Yüksek Okulu Tabii İlimler ve Kimya mezunudur. Berna Üniversitesi'nde Felsefe Doktorası yapmıştır.

30 Ekim 2017 Pazartesi

BİNTEPELER / ANADOLU PİRAMİTLERİ:

  
Salihli’nin 7 km batısında yer alan Sardes’in kuzeyindeki Hermos (Gediz) nehri ile Gygaea (Marmara) gölü arasında kalan ve bu gün Bintepeler olarak anılan genişçe bir bölge Lidyalı soyluların mezarlığıdır. Büyüklü küçüklü 120 kadar Tümülüs, antik çağdan günümüze gezginlerin merakını uyandırmış, arkeolojik ilgiyi üzerine çekmiştir. Bu merak ve ilgi Bintepelerin 2012 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine aday olarak alınmıştır.

İlk belgeli kazı çalışmasını İzmir’in Prusya Konsolosu Ludwing H. Spiegelthal, 1853 yılında “Karun Kadar Zengin” deyiminde adı geçen Croesos/Karun’un babası Alyattes’e ait tümülüsü kazarak başlamıştır. Onu 1870 ve 1880 yılları arasında A.Choisy ve G.Dennis takip etmiştir. Antik çağdan günümüze Tümülüsler definecilerin elinden kurtulamamıştır. Günümüzde, zaten boşaltılmış, soyulmuş bu yerlerin defineciler tarafından, soygun amaçlı hâlâ kazılıyor olması bilgisizlik ve sorumsuzluğun eseridir.
Demir çağında Sardeslilerin ölülerini nereye gömdükleri henüz bilinmemektedir. Lidyalılarda, İÖ 6.yüzyıldan sonra Mermnad'lar hanedanlığı ile birlikte ortaya yeni bir ölü gömme geleneği çıkmıştı. Bu geleneğe göre ölüler kesme kireç taşı veya mermerden yapılmış mezar odalarına konur ve üzeri yığma toprak ile örtülürdü. 
Tümülüs mezarlar olarak bilinen bu tepelere Anadolu Piramitleri adını vermek daha uygun olmalıdır. Bazı Tümülüslerin boyu neredeyse piramitlerin boyuna ulaşacak büyüklüktedir. Üstelik Herodot ünlü tarih kitabında ”Bu Tümülüsler Mısır’daki piramitler kadar etkileyici ve büyüktürler”der. 
Alyattes'in 1800'lü yıllarda yapılan çizimi

 Günümüzde, Bintepeler bölgesinde bulunan 119 tümülüsün içinden üç tanesi olağan üstü boyutlarıyla diğerlerinden ayrılır; bunlar doğudan batıya doğru, Mermnad hanedanlığı krallarından Alyattes, Gyges ve Sadyattes'e ait olduğu söylenen mezarlardır.
 Tümülüslerin içindeki odaların bazıları dromos'lu (ön geçiş) bazıları değildir. Kapı geçidi olmayan odalara ceset tavandan sokulmuştur.   
 Mezar odalarının ölçüleri birbirlerinden pek farklı değildir. Önemli olan sadece mezar odasının üzerine yığılan toprağın miktarıdır. Gömülen kişinin sosyal konumu ve kişiliğinin önemine göre üzerine toprak atılıyordu. Tümülüslerin büyüklü küçüklü olmasının nedeni buradan kaynaklanmaktadır.
Dilimizde yer alan “Toprağı bol olsun” deyiminin de buradan gelmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Herodot, ünlü tarih kitabında Lidya Kralı Alyattes'in mezarından bahsederken şunları yazıyor:
 ‘‘Mısır ve Babil'deki anıtlar bir yana, burada öyle bir anıt var ki, bilinen bütün öbürlerini aşar... Bu, Croesos’un babası Alyattes'in mezarıdır. Etekleri büyük taşlarla örülmüş bir toprak yığınıdır.’’      
Gerçektende Anadolu Piramitleri adıyla anılan Tümülüslerin en büyüğü Kral Alyattes için yaptırılandır. Çapı 535 m, taban çevresi 1.115 m ve yüksekliği 69 m olan bu yığma tepenin altındaki mezar odasında, kralın pek çok altın ve gümüş benzeri özel eşyaları bulunuyordu.  
Alyattes’in mezar odası Lidya duvar işçiliğinin en başarılı ve en cesur örneğini verir; Çok iyi perdahlanmış, mermerleşmiş kireçtaşı blokları demir bağlantılarla şaşırtıcı bir güzellikte bir birine birleştirilmişlerdir.

Herodot’a göre, Alyattes´in mezarının en yüksek yerindeki beş taş blok üzerinde bulunan yazıtlarda ise, “anıtın inşası için her meslek dalının ne kadar para verdiği” yazılıydı ve orada belirtilen rakamlara göre de küçük esnafın, el sanatkârlarının yanında en fazla ödemeyi aşk satıcısı genç kızlar yapmıştır.
Yine Herodot´a göre, “Lidyalı halk kızlarının hepsi, kocaya varıncaya kadar kendilerini satarlar, çeyizlerini de buradan elde ettikleri paralarla yaparlardı.”    
 Herodot’un tümülüsün tepesinde olduğunu belirttiği büyük kayaların, 1853’de de sağlam durduğu Ludwing H. Spiegelthal’ın tutuğu notlarından anlaşılmaktadır. 1958 ve 1975 yılları arasında Sardes’te çalışmalar yapan George M.A. Hanfmann da bu taş bloğun varlığını yazılarında belirtiyor. Ama 1962 yılında yapılmak istenen bir ölçme sırasında, bu taşın defineciler tarafından dinamitlendiği, tümülüsün bir kez daha soygun amaçlı tahrip edildiği anlaşılmıştır. 
Mezar odaları daha Persler döneminde soyulmaya başlamış bunu Romalılar, Haçlı Orduları takip etmiş ve günümüzde de hazine avcıları tarafından soygun ve tahribata devam edilmiştir. Bu nedenle bir Lidya mezar odasında ölü gömme ve dinsel tören geleneğinin nasıl yapıldığını tam olarak anlamak olanağı şimdilik bilinememektedir.

Günümüzde bölge, turizmciler tarafından keşfedilmiş ve turizme açılmıştır. Önümüzdeki yıllarda Bintepeler ve Sardes ile birlikte, Kula Jeoparkı bölgemizin bacasız sanayi turizm açısından yeni kazanç kapısı olacaktır.
Özellikle hazine avcıları bu bölgenin ikibinbeşyüz yıldır soyulduğunu ve para edecek bir şey kalmadığını bilmeleri gerekir. Mermer ve taş blokların dinamitlenmesi hem boş bir çaba hem de kültür mirasına ihanettir.

Mustafa Uçar
Araştırmacı Yazar



4 Ekim 2017 Çarşamba

KURTULUŞ SAVAŞINDA SALİHLİ’DE KALAN UÇAK FİLOSU

Kurtuluş savaşı sırasında kara harekâtları ile ilgili birçok roman ve makale yazılmış olmasına karşın hava harekâtlarını anlatan yazılar çok azdır. Bu yazımızda o zamanın deyimi ile Tayyarecilerimizin Batı Cephesinde, İzmir’e doğru yaptığı görevlerinin sadece son bölümünden alıntılardan bahsedeceğiz.

“4 Eylül 1922 sabahı 08.30'da Afyon'dan havalanan üç av ve beş keşif uçağı on dakika ara ile Uşak meydanına indi. Ancak, yer destek malzemeleri (Yağ, benzin, yedek parça) henüz Uşak'a varamamıştı. Bu yüzden uçakların yapacakları keşif uçuşları gecikmeye uğradı. Bu nakil sırasında üçbuçuk ton uçak benzini yolların bozuk oluşu ve trafik tıkanıklığı yüzünden Afyon'dan Uşak'a ancak 24 saatte getirebildi.
Kara nakliyatı kamyonların eski olmaları nedeniyle çok zorlaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı'ndan kalma demir tekerlekli kamyonlar, yollardaki köprüler geçişe uygun olmadığından Dumlupınar'dan ileriye gidemiyordu. Bu durum karşısında Bölük Komutanı Binbaşı Fazıl'ın Bölüğünün savaş gücünü kaybettiğini ısrarla rapor etmesine rağmen, üst komutadan kimse yardımcı olamıyordu.
 Bölükteki 15 pilot ve rasıt (Sonradan yetiştirilmiş) pilot, Uşak'taki uçakları çalışır tutabilmek için makinist gibi çalışıyordu. Civarda başıboş Yunan askeri dolaştığından, herhangi bir sabotajı önlemek için de sıkı güvenlik tedbirleri alınmıştı.
  5 Eylül 1922 günü Uşak, Alaşehir arasında keşfe çıkan uçağın motoru arızalandığından Karakuyu civarında mecburi iniş yaptı. Tamiri biten bir keşif uçağı da Afyon'dan Uşak'a uçarak getirildi.
   6 ve 7 Eylül 1922 günleri uçuş yapılmamıştı.
  8 Eylül 1922 günü Cephe Uçak Bölüğüne; çekilmekte olan Yunan birliklerinin Manisa, Nif (Kemalpaşa), Torbalı bölgesindeki durumunun tespit edilmesi ve dönüşte uçakların Alaşehir veya Salihli'ye inmesi emredildi. Yer destek ve bakım teçhizatı da bu amaçla Salihli'ye nakledildi. Cephe Uçak Bölüğü Salihli'nin kuzey-doğusuna 10 kilometre mesafedeki Dureselli Köyü yakınında hazırlanan meydana intikal etti. Böylece bölük İzmir'e daha çok yaklaşmış olacaktı. Aynı gün Türk birlikleri İzmir'e doğru ilerliyordu. Fakat uçak bölüğünün ağırlıkları Salihli'ye taşınamamıştı. Alaşehir ve Salihli'de birer meydan hazırlanması için bölgelere askeri birlik gönderildi.

  Türk Ordusu'nun İzmir'e Girişinde Türk Hava Kuvvetleri:
 9 Eylül 1922 günü Türk birlikleri İzmir'e girerken, Uşak'tan kalkan iki keşif ve bir av uçağı sabah 07.30'da Salihli meydanına iniyordu. Bölük o gün sekiz sorti (Dalış) yapmıştı.
 10 Eylül 1922 günü keşif yapılmadı. Yüzbaşı Fazıl'ın 26 Ağustos'ta düşürdüğü Yunan uçağının tamiri 11 Eylül 1922'de tamamlanmıştı. Breguet-14 B2 tipi Garipçe isimli keşif uçağı da, Uşak'taki iki Spad-XIII av uçağı ile birlikte Salihli'ye geldi.
 11 Eylül 1922'de; Uşak'ta bulunan Cephe Bölüğünün malzeme ve ağırlıkları demiryollarının özellikle köprülerin Yunanlarca tahrip edilmesi nedeni ile kamyonlarla Salihli'ye gönderildi. Ayrıca Uşak'taki gayri faal (Çalışamaz) durumda bir Breguet, bir Albatros-C XV ve bir De Havilland-9 uçağı bırakıldı.
  13 Eylül 1922'de Bölüğün Salihli meydanından İzmir'e intikali (Ulaşması) emredildi. 13 Eylül 1922 günü iki keşif uçağı İzmir'e intikal için havalandı, fakat motor arızası nedeniyle uçaklar tekrar Salihli'ye geri döndüler.
  Salihli'ye intikali gerçekleştiren Bölük Komutanı Binbaşı Fazıl, Seydiköy/İzmir'deki Gaziemir meydanının durumunu bilmediği ve üst makamlardan da bilgi alınamadığı için İzmir'e bu maksatla personel göndermişti. Bu personelden de henüz bilgi sağlanamamıştı.
  Havacıların İzmir'de Toplanması:
 14 Eylül 1922'de verilen emirli Sivil Pilot Vecihi'nin Gaziemir/İzmir meydanına gitmesi, daha sonra gelecek uçaklar için meydanın hazırlanması emredildi. Sivil Pilot Vecihi (Hürkuş) o gün gördüklerini şöyle anlatmıştı. "Kızılçullu istasyonunu görünce bende bir heyecan ve kuşku yarattı. Gördüğüm meydan uçaklarla dolu idi. Biraz daha yaklaşınca bunların Yunan kokartlı olduklarını ve düzensiz bir şekilde bırakılmış bulunduklarını gördüm. Yunan pilotları uçarak kaçmak yerine sandalla kaçmayı tercih etmişlerdi."
  14 Eylül 1922'de dört av, iki keşif uçağı 06.40'da İzmir'e indiler. Arızalı olan üç keşif uçağı ise Salihli'de bırakılmıştı. Bunlardan bir tanesi 15 Eylül 1922'de İzmir'e uçtu, kalan uçaklar motor arızası nedeniyle uçuşa devam edemedi. Biri Çoban İsa istasyonunun yanına, diğeri Seydiköy'e 10 kilometre mesafede bir yere mecburi iniş yaptı. Salihli Tayyare Meydanı, Bölük Komutanı Vekili Binbaşı Yahya'ya bırakılmış, Binbaşı Fazıl İzmir'e gitmişti.
  15 Eylül 1922'de Batı Cephesi Komutanlığı Çeşme ve Seferihisar bölgesinin havadan keşfini emretti. Yapılan keşif sonucu durum şu şekilde tespit edildi:” Kaçan Yunan birliklerinin öncüleri Alaca'yı geçmişti. Çeşme İskelesinde büyük bir kalabalık gemilere binmeye çalışıyordu. Çeşme limanı açıklarında 50 büyük nakliye gemisiyle, birliklerin kol başı, Urla - Çeşme şosesi üzerinde Alaçatı'ya girmek üzeriydi. Uçakta bomba bulunmadığı için kaçan Yunan birliklerine makineli tüfek ateşi açılmıştı. “
Yukarıdaki anlatımdan da anlaşılacağı üzere, İnönü Savaşları ve Sakarya çarpışmaları sırasında üstün başarılar elde eden Tayyarecilerimiz, savaşın son günlerinde benzin, yedek parça eksikliğinden, son görevlerini Alaşehir ve Salihli’nin kurtuluş günü olan 5 Eylül 1922 tarihinde yapmış, 9 Eylül, İzmir’in kurtuluş gününün heyecanını kara ordusu ile birlikte yaşayamamışlardır.
Bu yazımızla tüm şehitlerimize bir kez daha minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Mustafa UÇAR
Araştırmacı Yazar

Kaynakça: Tayyareci.com

3 Temmuz 2017 Pazartesi

LİDYALILARIN GİZEMLERİ; BİTKİ BİLİMCİLİĞİ

           Anadolu medeniyetinin zirvesi olan Lidya Krallığı, tarihte sadece parayı icat etmeleri ile yer alır. Oysa bu bilge ulus, ilim, bilim, kültür ve sanat alanında birçok ilklere imza atmıştır. Bu yazımızda Lidyalıların bitki bilimciliğini biraz olsun anlatmaya çalışacağız.
          Doğada, yaban halde bulunan bitkileri, tam olarak anlayamadığımız tekniklerle ıslah ederek insanlığa kazandırmışlar. Örneğin “Anemon” ya da “Tulipa” bilimsel adıyla, bizimse “Dağ Lalesi” olarak isimlendirdiğimiz Lalenin anavatanının Manisa olduğunu herkes bilir ama Lidya Krallığının Başkenti Sardes’in, Manisa’da olduğunu az sayıda insan bilir. Bitki bilimcilikleri sadece Lale ile sınırlı değil, tespit edilebilen yetiştirdikleri bitki sayısı 128’dir.

           Antik Roma'nın en önemli hekimleɾinden Cladius Galenus  (D:129 - Ö:200) ile Bitkileri araştıran ve inceleyen Dioscorides, konuyla ilgili önemli bilgiler vermektedir. Özellikle Dioscorides, 1. yüzyılda Anadolu ve Akdeniz bölgesine ait bitkiler üzerine yazmış olduğu” De Materia Medica”eseriyle modern botanik biliminin temellerini atar.   Dioscorides özellikle tıp bilimi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınsa da, bitkilerin iyileştirici etkileri üzerine odaklandığı araştırmaları sayesinde özellikle günümüz bitki incelemelerinin başlangıcı sayılan temel bir kaynak oluşturmuştur. De Materia Medica’nın bir başka önemli özelliği ise Dioscorides’in ele aldığı 600 farklı bitki türünü en ince detayına kadar tasvir ederken bu bitkiye ait tüm bilinen hikâyeleri, mitleri, efsaneleri ve inançları gözlemlediği diğer detaylarla birlikte kaydetmiş olmasıdır.

         Derlediğimiz bilgilere göre “Kestane”nin de anavatanı Lidya’dır. İncir ve kestaneden Helen ve Roma kaynaklarında bolca söz edilir. Hatta aynı kaynaklarda anavatanının Sardes olmasından dolayı kestaneye Helen ve Roma dönemlerinde “Sardian” (Sardes ait) dendiği iddia edilmektedir.
        Sardian yani kestane, Büyük İskender döneminde Avrupa ile tanıştı ve Romalılar döneminde değerli bir yiyecek olarak önem kazandı. 15.yy.da patatesin Avrupa’ya gelişine kadar, hem taze, hem haşlanmış ve pişmiş hem de un olarak kullanılabilmesi özellikleriyle, sürekli fetihler peşinde koşan Romalılar tarafından kutsallık kazanmıştır.
           Sanat tarihçisi, arkeolog John Boardman’ın “The middleeast,the Greek world and the Balkans to the 6 century B:C.” adlı Cambridge Üniversitesi 1984 basımı kitabının 225.sayfasında Lidya parfümlerinin “Bakkaris” markası ile pazarlandığı yazılmaktadır. Boardman’ın bu bilgiyi Efesli tarihçi Hipponax’ın aşağıdaki dizelerinden aldığı kesin:
I then my nose with bakkaris anointed,
Redolent of crocus.
Çevirisi:
              Mestteti beni Bakkaris’den yayılan
              Çiğdem kokusu
              Hipponax of Ephesos, sixth century B.C. (Ath.15.41)
       Ancak araştırmalarım sırasında Bakkaris’in bir marka değil, bir bitki adı olduğunu Dioscorides’den öğrendim. Bakkaris öyle bir bitki ki, çiçeklerinden parfüm, yapraklarından krem ve köklerinden pudra yapıyormuş Lidyalılar. Bu önemli bitkinin Dioscorides tarafından yapılmış çizimini yayınlıyorum. Belki doğaseverler, yürüyüşleri sırasında bu bitkinin en azından yabanına rastlarlar ve tekrar üretimine başlarız.

         Güneydoğu Anadolu’nun yerlisi olan Romalı Doktor Dioscorides, döneminde yaptığı farmakolojik incelemelerini yazdığı listede, bugün bile Anadolu’da yetişen birçok baharat ve çeşni bitkilerini Lidya kökenli olduğunu göstermiştir. Birkaç örnekle yazımızı bitirelim, örneğin; Defne = Daphne Lydius, Karanfil = Dienthus Lydius, Safran = Crocus Sativus ve kestane = Castanea sativa…
               Bilge ulus Lidyalıların başka bir gizeminde buluşmak dileği ile hoşça kalın…

Mustafa Uçar
Araştırmacı-Yazar
03.07.2017